Tasavvuf
Emsalsiz örnek, ulu ve kâmil insan Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Rabb'ine kavuşmak ve O (CC)'na yakın olmak üzere, kendisine düşen vecibeyi yerine getirerek vefat etmişti. Sulûk ve ahlâkını, mezhebi ile birlikte canlı tutmak ve yaşatmak için bizlere terk etmiş, ilk hayatını böylece özel ve son mührü ile mühürlemişti. Fakat konuşmaları, ahlâk ve sıfatları, güzel şemaili ve meziyetleri korunmuş, ne yok olmuş ve ne de silinmiştir.
O (SAV)'nun aziz ve temiz eshabının sıfat ve ahlâkları da emsalsiz bir örnek olarak kalmış, özellikle zühd, takva, korku, emniyet, fakirlik gibi meziyetleri, İslâm'ın kuvveti ile birleşmiş, akidelerinin sağlamlığı, cihaddaki cesaret ve üstün kahramanlık sıfatları ile İslâm'a örnek olmuşlardır. Nitekim Yüce Allah (CC) Feth Sûresi'nin 29. Âyet'inde:
"Muhammed Resulullah, Allah'ın elçisidir, onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rûkûa varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınır" (Feth, 29)
Kaside-i Bürde'nin sahibi de Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'e şu iki beyitlik şiiri söylemiştir:
Ve taş altında toplayıp büktü, yan tarafındaki mübarek cildini.
Onun nefsinden rağbet görmek için altın muhtevalı yüce dağlar, huzuruna gelip madenlerini arzettiler.
Fakat O, onlara rağbet etmemekle, daha yükseklik gösterdi.
Daha sonra dört halifesi gelmiş, adımlarını O (SAV)'nun attığı adımdan bir karınca boyu dahi ileri atmamışlar, şaşmadan O (SAV)'nu izlemişlerdir. Böylece İslâm'ın iz ve işareti açıklığa kavuşmuş, fikrî ve amelî yönden kemâl derecesine erişmiştir.
Tabiatıyla, bundan sonra ince ve yumuşak, helâl olmayan bir hayat belirmiş, yemeklerin en nefisi ve şarabın en lezzetlisi yavaş yavaş ortalığa hâkim olarak İslâm âlemine doğru kaymağa başlamıştı. Daha sonra zâlim bir kral türemiş, ümerânın köşklerinde, hizmetkâr ve cariyelerin elleriyle nefis yemekler ve lezzetli şaraplar sunularak hayâsızca, aşikâre, hiç çekinmeden, kadınlarla yakınlık oluşmuş; kadın şarkıcılar, yüksek sesle terennüm ettikleri şarkılarla ortalığı bambaşka bir hayat tarzına çevirmişler; bu hayat tarzı ile İslâm'ın farzlarını yerine getirmekte gevşeklik ve tembellik başlamıştı.
Bu hal, İslâm'ın cihad düşüncesini kısmen gevşetmişti. Daha sonra ve ilk olarak, sâlih kişiler, bu gibi davranış ve fiilleri reddetmiş; bu sebeple, sınırlara doğru göç başlamıştı. Göç edenler, kılıçların gölgesi altında, elleri atlarının eğer ve yularlarında olarak hayatlarını sürdürmeye başlamışlardı.
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın" (Enfâl, 60)
Az sonra zâhidlik gelmiş, tasavvuf kemâle ermiş, insanlar, tasavvufu bir diğerinden görüp bu yola girmeğe heves etmişlerdi. Bu durumu tesbit eden bir şair, bu konu üzerine şu şiiri söylemiştir:
Gözümü aydınlatan abayı giymek.
Tasavvuf şöyle başlar: İlkten kaba ve sert yünlü elbise giyerek, hayatını iki siyahla sürdürmeye azm eder. Tasavvufun kaynağı, bizatihi Kur'ân-ı Kerim ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayat tarzından; eshabının huşûundan, tâbiinin takvasından, zâhidlerin hayatından alınmıştır. Tasavvuf, Allah (CC)'a iman etmek, Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yolunu izlemek, güzel ahlâk ve sıfatlarla bezenmek, yasaklananlardan uzak kalmaktır.
"And olsun ki Allah, inananlara, ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve hikmeti öğreten kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur." (Âl-i İmran, 164)
"Ey inananlar! Allah'tan sakının, O'na ulaşmaya yol arayın, yolunda cihad edin ki, kurtulasınız." (Mâide, 35)
Hadisler'e gelince; Sahih-i Müslim'de, sağlam senedlerle anlatılan hususlar vardır. Örnek olarak zikir ehlinin Hadis'idir ki: "Yüce Allah (CC), meclisimde oturanlara, günahlarını sildim" buyurur.
Ve yine bir Hadis'te: "Yüce Allah (CC) içime bir şey akıtmadı ki, ben de onu Eba Bekr'in göğsüne akıtmış olmayayım" buyrulmuştur.
Ve yine bir Hadis'te: "Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, içinizden biri iman ederse, ben, ona çocuğundan, babasından, hatta bütün insanlardan sevimli gelirim" buyrulmuştur.
Resul-ü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Hazret-i Ömer (RA) ile ilgili bir Hadis'inde: "Ey Hattab'ın oğlu! Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, senin yürüdüğün yolda şeytan ansızın seninle karşılaşmaz ki, o da ansızın yolunu değiştirmiş olmasın" buyurmuştur.
Ve yine diğer bir Hadis'te, Hazreti Ali (K.V.) hakkında: "Ben, hikmet eviyim. Ali ise kapısıdır" buyurmuşlardır.
Böylece, göğsüne akıtılan imanın sahibi Hz. Eba Bekir (RA), şeytanın geçemeyeceği yolun sahibi Hz. Ömer (RA), biat eline sahip Hz. Osman (RA), hikmet evine bekçilik yapan Hz. Ali (RA); risalet kaynağının saf ve temiz suyundan kana kana içip susuzluklarını gideren, Hakk'a yaklaşan ve sağlam bir ipe tutunan ulu kimselerdi. Bunların hidayeti ile sen de hidayete yönel. Onların yolunu izle.
Ve yine bir Hadis'te: "Beni sevenlere, benim meclisimde oturanlara, beni ziyaret edenlere, benim için her şeyini feda edenlere sevgim vacip (gerekli) olmuştur" buyurmuşlardır.
Arapçadan gayri manalardan uzaklaşalım. İslâm tasavvufunda sofî, mana yönünden, yünden gelir. Yünlü elbise giymek, dünya sevgisi ve muhabbetini bırakmak demektir. Şiddetli soğuk havalarda ve şiddetli sıcaklarda, insanı koruyan en güzel giyimdir. Ayrıca insanı günahtan korumaya, zâhidliğe, nefsi yasaklardan uzaklaştırmaya, hatta huşunete (sertliğe alıştırma) delâlet eder.
Mutasavvıf bir kimseye, bu sıfattaki elbiseden gayri hangi elbise lâyıktır? Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in mescidinde, kendilerini dünya zevki ve lezzetinden uzaklaştıran, incelişe yönelen sıfat ehlinden gençler vardı ki, haklarında, Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'e vahy inerdi.
"Bunları ne ticaret, ne alış veriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar." (Nur, 37)
Sofi kelimesi, şiddet ve zahmete katlanma, yeme ve içmeyi azaltma, nefisle mücahede etme, ilim ve ibadet ehli olma, safa ve saffet (itinâ ve temizlik) ehli olma gibi manâları da kapsar.
Tasavvuf, Allah (CC)'ın kullarına verdiği nimetleri atarak yükselmeye çalışmak ve Yüce Allah (CC)'ın buyruklarına karşı çıkmak değildir. Tasavvuf, ne helâl olan bir şeyi haram kılmak ve ne de malı ziyan etmek ve güzel yemeklerden ve içeceklerden kerahat duymak değildir. Zira zâhidlik, israf etmeden Allah (CC)'ın rızası yolunda malı harcamaktır. Tasavvufun manâsı tembellik, sadakalarla hayatı sürdürmek, ilim ve medeniyetin elde ettiğini reddetmek, değildir. Yalnız bunların peşinde hırsla koşmamayı ve kanaatli olmayı gerektirir.
Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, bir Hadis'inde şu misali vermişlerdir: Yüce Allah (CC), bir topluluğun bulunduğu yere bulutlar göndererek o yeri sular ve orada türlü sebzeler bitirir. Başka bir topluluk ise yerleri düz olduğundan, suyu bir araya toplayamaz ve arazileri çorak kalır, sebze ve yeşillikten yoksun kalır. Bu topluluğun durumu, "Allah (CC)'ı öğren ve öğret diye gönderdiği halde, başlarını kaldırmayıp hidayeti kabul etmeyenler"e benzer.
Nazarını İslâm'ın vatanına çevirecek olursan, Müslümanların mallarında bir eksiklik göremezsin ama birleşmede, birlik olmada, yekdiğerine yaklaşmada, kardeşlikler tesis etmekte ve en önemlisi ahlâk konusunda noksanlıklar görürsün. Bu sebeple Müslümanların tasavvuf ahlâkına, tarikatın usul ve adabına ne ölçüde şiddetle ihtiyaçları olduğunu anlar, ıslahları için bir mürşide muhtaç olduklarını kavrarsın.
Tasavvuf, İslâm dinini koruyacak bir kap olduğundan, bu yolun temizlik ve durumunun korunması gerekir. Zira nefis, daima kötülüğe eğilimlidir; bu sebeple nefsi emmâre, uyanıklık ve uyarının durak yeridir. Bu durağa hâkim olmak ve işlenecek bir suçu reddetmek, ceza görmek korkusundan değil, Allah (CC) sevgisinden mahrum kalma korkusundan olmalıdır.
"İman edenler, Allah'ı en çok sevenlerdir." (Bakara, 165)
Büyük âlimlerden İmam-ı Şâfî, Hasan-ı Basrî, Câbir bin Hayyam, İmam Cafer-i Sâdık gibi zatlar, mutasavvıflardır. Allah (CC)'ın rahmeti üzerlerine olsun. İslâm düşüncesi olgunlaştıktan sonra ilim ve korku, takva ehlinin yolu olmuştur.
İmam-ı Şâfî (RA) Hazretleri'nin sözlerine kulak ver:
Bir paraya satılsa, bu bir para daha kıymetli gelir.
O elbisenin içinde öyle bir nefis var ki,
Tüm insanların nefisleriyle mukayese edilse, az gelir.
İşte bu zat, her türlü maddî nesneden uzak, temiz bir tasavvuf ehlidir. Duyarlı, itaatli, ibadetinde kendini yok olmuş bilen kişidir, onun duası geçerlidir.
Açıkça diyebilirim ki, bir ümmet elinde İslâm risalesi gibi bir risale varsa, hayatında iffete, kalbi temizliğe ve elinde, gözünde, karnında, dilinde, cisminde, giyiminde, kuşamında, içtimaî mesleğinde temizliğe itina ve ihtiyacı vardır. Tasavvuf, acaba bu saydıklarımızdan başka bir şey midir?