Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)'nin Sohbetleri
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla,
Bizleri imanlı kılan, şükür ve ihsanı öğreten, kullarını salih kişilerin yolu olan doğru yola yönelten, bizlere hidayet yolunu göstermese hiçbir vakit hidayete erişmemiz mümkün olmayan, azametli, dilediğine fazilet veren Yüce Allah (CC)'a hamdü senalar eder, Allah (CC)'a ortaklık isnad edenler kerâhat duysalar dahi, bütün dinlerin üstünde olan İslamiyet'i ve O'nun mü'min kullarını karanlıklardan aydınlığa kavuşturan bir tek Allah (CC)'ın hak padişah olduğuna ve yine bütün insanları hidayete yöneltmek için gönderilen rehberimiz ve önderimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin Hak Peygamber olduğuna şehadet ederim. O'nun yüce izni ile dua eder, Rabbi'nin rızasını almış sevgili kulu ve Peygamberi Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e göklerden O'na vahiy getiren emin meleğine, âline ve eshabına, mü'minlerin anaları olan tahir ve salih eşlerine salât ve selâmlar olsun.
Ben Allah (CC)'ın hakir ve fakir kulu Muhammed Osman Siraceddin Nakşibendi, bin Şeyh Muhammed Alaeddin ibn. Şeyh Ömer Ziyaeddin, ibn. Şeyh Osman Siraceddin El Hüseynî (K.S. Ecmaîn). Beni ve bu şeriat üzerine kurulmuş ailenin geçmişini yine bu aileyi sevenlerin ısrarı üzerine onlara hayatımdan bir nebze ışık tutmayı ve bu tarikatın değerli mensupları olarak görmekle şereflendiğim bazı büyüklerimin hal ve durumlarını ve onlar hakkında tevatüren de edindiğim haberleri vazife bildim.
Büyük dedem Şeyh Osman Siraceddin (K.S.) bu ulu tarikatı asrının büyük bilgini, zamanının kutbu, Zül Cenaheyn lâkabı ile anılan Şeyh Mevlâna Halid-i Bağdadî (K.S.) Hazretlerinden halef olarak almıştır. Allah (CC) gizliliğini takdis etsin, rahmetli babam, dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (K.S.)'in tavsiye ve işareti ile adımın Osman Siraceddin konulmasını münasip görmüştü. Dedem babama gönderdiği bir mektupta: "Hanımını gördüm, elimi üzerine kaldırınca Şeyh Osman Siraceddin'in ruhu hazır oldu, elimi tutarak bana: 'Ey Ömer! Sakın onu üzme, onu incitme, onun hal ve davranışlarını ben düzelttim' dedi. Ben de ona: 'Peki, sana feda olsun' diye cevap verdim" dedi. Yine babama: "Eşin hayırlı ihsan ehlinden olup saliha bir kadındır. Sana bir erkek evlât dünyaya getirecek, onu benim adımla adlandırın. Zira bu çocuk ecdadının güzelliklerine sahip olacağı gibi tarikat adabının da bakî kalmasına sebep olacaktır. Şimdiki ilk gebeliğinden sana bir kız evlât, ikinci gebeliğinden de sana bir kız evlât verecek, üçüncü gebeliğinden ise sana bir erkek çocuk doğuracaktır" demişti. İşte üçüncü doğan evlâdı bendim.
Evet dedemin buyurduğu doğru çıkmış iki kız çocuğundan sonra annem beni doğurmuş ve adımı Muhammed Osman Siraceddin koymuşlardı. Bu olayı babam bana anlatmıştı. Dedemin bu olay hakkında yazıp babama gönderdiği mektubu babamın vefatına kadar yanımda saklamıştım. Bu olay halk arasında da duyulmuştu.
Ben 1314 Hicrî yılında dünyaya geldim. O vakitler dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin hayattaydı (K.S.). Beni çok severdi. Hatırımda kaldığına göre onun meclisinde birkaç kez oturmuş konuşmalarını dinlemiştim. Bir gün beni kucağına alıp göğsüne bastırarak ağzımdan öpüp ağız suyundan bir damla ağzıma akıtmış ben de bunu yutmuştum. Bu olayı bugün gibi hatırlamaktayım.
Daha sonra 1318 Hicrî yılında ölüm komasına girdiği bir sırada temiz ruhu bu dünyayı terk etmeden önce babamın ve merhum Muhammed Bahaeddin'in oğlu Şeyh Muhammed'in göğsüne yaslanmıştı. Orada bulunanlar büyük bir keder ve acı içinde ağlamaktaydılar. Kendisi bitkin bir durumda son nefesini vermek üzere iken çok açık ve anlaşılan bir dille:
buyurmuştu. Babamdan duyduğuma göre Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri son nefesini verirken Âl-i İmran sûresinin 169-170. ayetini okumuştu:
"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rab'leri katında diridirler, Allah'ın bol nimetlerinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler." (Âl-i İmran, 169-170)
Merhumun bu ayeti tilâvetinin maksadı; etrafında keder içinde toplanan yakınlarına tesellide bulunmak, korkmamalarını temin etmek, kendisinin de Yüce Allah (CC) katında şehidler gibi rızıklanacağı müjdesini bildirmekti.
Nitekim vefat ederken okuduğu ayetle bu zat kendisinden sonra gelecek olan haleflerine korkmadan ve çekinmeden bu ulu tarikata bağlanmalarını ve bu yoldan ayrılmamalarını tavsiye ve işaret etmektedir. O'ndan sonra gelenler tarikata sıkıca tutunarak geçmişin büyükleri gibi yollarına devam edip şeriata hizmette bulunmuşlardır.
Allah (CC)'ın bana verdiği nimetlerden biri de babamın benim yetişmem ve terbiyem için gösterdiği yakın alâka ve himmetti. Beni gayesi belirli manevi bir terbiye için ve kendisinin öğrenip izlediği İslâmî ilimleri öğrenmem için bir dini okula soktu. Dilediği terbiyeyi almam Kur'an ilimlerini kazanıp öğrenmem için bir an bile tereddüde düşmemişti. Okulda ne öğretilirse onu adam akıllı ezberlememi ister, özellikle büyük şöhret sahibi olan Devrud ve Biyara medreselerinde talebeler arasına karışmamı ister, onların arasında yaşamak için beni cesaretlendirir, hayatın zorluklarına ve katılığına alışmamı tavsiye ederdi.
Böylece tarikatta ve tahsil hayatında kardeşim Mevlâna Halid'le bir hayli bilgi ve ilim sahibi olmuştuk. Allah (CC) sırrını takdis etsin, rahmetli babam, tarikattaki kaabiliyet ve istidadımı ve İlâhi muhabbet yolu olan tasavvuf yolunda ilerlediğimi görünce, zikir ve hatim halkalarına katıldığımı anlayınca, son olarak bana tarikatın adab ve usûlünü, riyazat ve zahitliğin ne sonuçlar vereceğini açıklayınca bunlara karşı rağbet ve hevesim artmıştı.
Teberrüken hatırladığıma göre bir gün hatim esnasında otururken babam yanıma gelerek ayakta olduğu halde yüzüme şiddetle üfler üflemez oturduğum yerden aniden bir miktar yükselip tekrar oturduğum yere düştüğümü bugün gibi hatırlamaktayım.
Keza bir başka sefer muhterem pederimin kuvvetlice bir nazarıyla, iki ayrı kişi durumuna geldiğimi hayretle gördüm. Bu şahıslardan hangisi olduğumu anlayamamıştım.
Bir başka sefer, yine mübarek nazarları ile dikkat ve ısrarla yüzüme bakmış olduğundan, kendimden geçip, bayıldım. Bu halet içinde, büyük bir çardak görüp, içine girmek istedim. Çardağın yanında yüksek bir minare bulunuyordu. O sırada bir köpek çardağa girmeme mani olmak isteyerek, üzerime atıldı. Köpek ile boğuşmaya başladım, sonunda köpek ölmüş ve ben de minareye çıkmıştım.
İşte bunun gibi pek çok şeyler görmüştüm. Bundan sonra, babamın gösterdiği tarikat usul ve yolu üzerinde riyazata başladım, bir yıl müddetle, mürşidim olan babamın buyruğu ile ağzıma ekmek ve sudan gayri hiçbir şey koymadım.
Bir müddet sonra lütuf ve inayette bulunarak, bir mektup yazıp elime verdi ve beni Devrud'a gönderip oradaki ev ve hanegâhın idaresine bakmamı, orada okuyan müridlerin yönetim işi ile uğraşmamı istemişti. Bu mektup bu gün dahi yanımda bulunmaktadır. Mürşidim olan babama minnetim ve borcum çoktur.
Her zaman tarikatın edeb ve saygı makamını dikkatle kolluyordum. Seferde ve hazarda babamın bulunduğu ev veya dinlenmek için uğradığı bir yerde uyumuş olduğumu hiç bir vakit hatırlamıyorum. Çocukluğumdan beri herkesin fark edebileceği şekilde babama karşı tam bir itaat ve edeb ile hareket etmiş, onun rızasını almak ve kalbini kazanmak için büyük cehd ve gayret göstermiş idim. Onun temiz gönlünü bulandıracak bir şey yapmadığım gibi, onun oturduğu bir mecliste dahi oturmamıştım. Kendilerinde bir yorgunluk veya bir durgunluk hissettiğimde daima susmayı tercih etmiştim. İşte bir müridin mürşidine karşı üzerine vacip olan edeb ve terbiye neyse onu yapmıştım.
Ulu dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (K.S.) daha evvel de sözünü ettiğim gibi bana geleceğim hakkında bir takım müjdeli işaretler vermiş idi. Dört yaşıma basmadan önce, bana ve kardeşim Mevlâna Hâlid'e hitab eden el yazısı ile yazmış olduğu bir mektup göndermişti. Bu mektubu bu güne dek muhafaza etmekteyim. Bu mektubun metnini onun hatırasına teberrüken ne eksik ve ne de fazla bir şey eklemeden sizlere takdim edeceğim. Ayni zamanda bu mektup babamın yolculuktan dönüşü münasebeti ile yazılmıştı. Mektup şöyledir:
Allah (CC) sırrını kutsasın; babamdan gördüklerim:
Yaşım 8-10 arasında iken şiddetli soğuk nedeni ile tehlikeli bir hastalığa tutulmuştum. Bu arada kış pek şiddetli ve soğuk geçmiş idi. Soğuğun şiddeti ve karın oluşturduğu yükseklik insanları tahammülsüz bir hale getirmiş idi. Ava olan düşkünlüğüm bu şiddetli soğuğa rağmen beni dışarı çekmişti. Bu sebeple de soğuk alarak tehlikeli bir hastalığa tutulmuştum. Hastalığım giderek şiddetlenmiş, şifa bulmam imkânsız hale gelmişti, Babam şifa bulmam için fakirlere sadakalar dağıtmıştı. Daha sonra iyileştiğimde babamın hakkımda şöyle konuştuğunu duymuştum: "Oğlumun iyileşmesi için, şifa niyeti ile Allah (CC)'a dua eder, büyüklerin ruhaniyetinden hizmet ve yardım isterdim. Her defasında da Şeyh Siraceddin (K.S.) ile Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretlerini yanımda görür ve evlâdımın iyileşeceği müjdesini alırdım. Bir gün murakabe sırasında Devrud nehrinin korkunç kan kırmızısı renkte sel ile dolduğunu gördüm. Nehrin üzerinde, insanların rahatça üzerinden geçmesi için inşa etmiş olduğum ve hanegâhın karşısına rastlayan yerde bir köprü vardı. İşte murakabe sırasında nehrin suyu bu köprüyü aşmış, suyun yüksekliği ve şiddeti neredeyse köprüyü yıkıp, götürecek bir duruma gelmişti. Bu sırada kendimi köprünün yanında oturuyor gördüm. Köprü bu şiddetli sele dayanamayıp yıkılacak gibi görünüyordu. İnsanların kullandığı ve faydalandığı köprünün selâmeti için derhal kalkarak kalbimin bütün harareti ile Allah (CC)'in lütuf ve inayetini, yüce yardımını dilediğim gibi, evliyanın da ruhaniyetinden yardım isteyip dua etmeye başladım. Bu sırada büyük veli ruhlarının toplu bir halde gelerek, bu seli önlemek için "Sübhanallahi velhamdülillahi velâhavle velâkuvvete illâ billâh" ile "Esma-ül Hüsna" dan ve bununla ilgili ayet-i kerimelerden kazıklar yaptıklarına şahit oldum. Aynı zamanda bu manevî kazıkları onların ellerinden bir bir almaktaydım. Bu yüce kişiler bana kazık ve çivileri köprünün direklerine çakmamı işaret ediyorlardı. Ben de köprünün sallanmaması için bunları münasip yerlere çakmaya başladım. Bir müddet sonra suyun azgınlığı durdu, her zamanki tabii haline geldi. Bu hal bitip kendi hâlime dönünce karşıda ne köprü ne de sel kalmıştı. Kendi kendime halkın hizmetine açtığım bu köprünün benim için bir sadaka-i cariye olduğunu düşündüm. Nitekim bu, ana ve babasına karşı itaatli bir çocuğun ebeveynine bir sadaka-i cariyesi idi. Bu olayda evliya ruhlarının yardımını görmüş ve anlamıştım. Ayetlerden ve Allah (CC)'ın güzel adlarından yapılan kazık ve çivilerin de köprü direklerine tarafımdan çakılması, hastanın şifaya, sıhhat ve afiyete kavuşacağı, uzun ömürlü olacağı müjdesini bana anlatmıştı." Ben bu olayı babamdan birkaç kez dinlemiştim.
Allah (CC)'ın rahmeti üzerine olsun, sevgili validem de bu hastalığım sırasında bana karşı göstermiş olduğu üstün şefkat ve merhameti yüzünden şöyle bir adakta bulunmuştu: "Oğlum Osman bu hastalığı üzerinden atar şifaya kavuşursa, siyah yünden bir şal alıp, kaba bir kumaştan elbise giyip Osman'ı elinden tutarak yedi evden ekmek ve yiyecek alacağım ve bir köpekle birlikte yiyeceğim." Ben şifaya kavuşunca adağını yerine getirmek üzere kaba bir elbise giymiş, beni de elimden tutarak Merivan dolayındaki Seruabad köyüne gitmiştik. Yedi kapının tokmağını çaldık, her evden bir parça ekmek aldık, bu sırada yanımızda siyah bir köpek belirdi. Ekmekleri hep birlikte yemeye başladık. Annem ilk lokmayı bana, İkincisini kendisine, üçüncüyü de köpeğe veriyordu.
Bu hastalığımda henüz şifaya kavuşmadan önce, annemin anlattığına göre bir olay daha olmuştu. Babamın terbiye ve irşadı altında tarikatımızda hilâfet makamına kadar yükselen, Allah (CC)'ın rahmeti üzerine olsun Molla Abdurrahman Rodbari adında bir zat vardı. Bu zat anneme: "Şayet nesebinizi korumak istiyorsanız, Şeyh Osman (K.S.)'ın yattığı odayı boşaltınız, bir müddet başında bulunmak istiyorum" diye haber yollamıştı. Validem günleri ve hatta saatleri sayarak şifamı beklemekte olduğundan, duanın kabul olunabileceği ümidi ile istenileni yapmış, odamı boşaltarak, Molla Abdurrahman'ı çağırtmıştı. Halife Molla Abdurrahman yanıma gelip, oturarak, Kur'an-ı Kerim'den Şifa ile ilgili kısmı okuyarak, murakabeye başladı. Ben bu sırada onun: "Ey Allah (CC)'ım, mürşidimin oğlu Şeyh Osman (K.S.) için, kendi öz oğlumu feda etmekteyim" dediğini hayretle duydum. Bu zatın evi ve ailesi Rudbar köyünde bulunuyordu. Ertesi sabah Halife Abdurrahman'ın oğlunun bir hastalığı olmaksızın aniden titreyerek öldüğü haberi bizlere ulaşınca, evden ağlamalar, feryadlar yükselmiş, Molla Abdurrahman ise duasının kabul edilmesinden duyduğu sevinç ile şükran secdesine kapanmıştı.
Babamdan birkaç kez: "Benim bir adet tam müridim ve bir adet te yarım müridim vardır" dediğini duymuştum. Burada kasdedilen tam mürid, merhum halife Molla Abdurrahman Rodbari, yarım müridleri ise Molla Abdullah'tır.
Ben, merhum Molla Abdullah'ı, Molla Abdurrahman ile birlikte, merhum halife Muhammed Kerim Hovrami de yanlarında iken bir odada riyazet ve seyr-i suluk halinde görmüştüm. Molla Abdullah'ın bir ara bulunduğu yerden ansızın kalkarak, evin dışına çıktığını on metre mesafede bulunan babamın evinin önüne ayakları yere değmeden uçtuğunu, Allah şahidim olsun görmüştüm.
Bir gün babam beni yanına çağırarak: "Molla Abdullah benden seni yanına göndermemi istedi. Git ve kendisine teveccüh et!" buyurdu. Derhal babamın emrine itaat ederek, Molla Abdullah'ın bulunduğu hanegâhın kapısına vardım. Kendi kendime Molla Abdullah'ın hal ve idrak sahibi, seyr-ü sülük ehlinden kıymetli bir kimse olduğunu düşünerek, kendisine teveccüh ederken yapacağım en uygun şeyin, Hz. Siraceddin (K.S.)'in ruhaniyetinden yardım istemek olduğuna karar vermiştim. Bu karar ile Hz. Şeyh'in ruhaniyetini başımın üzerine alarak, ilerledim ve yanına girdim. Molla Abdullah bu esnada oturmuş olduğu hatim halkasında ayağa kalkarak, yüksek sesle: "Şeyh Siraceddin (K.S.) Hazretlerinin ruhaniyeti, Şeyh Osman (K.S.)'ın başı üzerindedir" demişti. Bu anlatılanlar, olayın dış görünüşü olup, bu zatın ne derece yüksek makam sahibi olduğunu göstermektedir. Daha sonra olup, bitenleri ise kalemin yazması caiz değildir.
Halife Muhammed Kerim Hovrami'ye gelince; bu zat, Horaman'da yüksek idraki ile tanınmış olan, Hamereyan kuşağından gelmiştir. Bu aile topluluğu hayat ve vakitlerini zikir, fikir, murakabe ile geçirmişlerdir ve Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretlerinin bağlılarından idiler. Muhammed Kerim babama biat etmişti.
Bir gün ben, kardeşim Mevlâna Halid, Molla Şemseddin'in çocuklarından tam manası ile ilim ve tasavvuf ehli olan Molla Hamid El Beyserani ve Şeyh Siraceddin (K.S.)'in özel kâtibi ile birlikte bulunuyor, derslerimizle uğraşıyorduk. Bu sırada hanegâhtan bazı çocuklar, Molla Abdullah, Molla Abdurrahman ve Molla Muhammed Kerim'in bir arada bulunduğu hücrelerinin yanı başında Kur'an-ı Kerim okumaktaydılar. Bir ara Molla Muhammed Kerim'in Hovrami'ye dili ile: "Ey çocuğum geriye dön! Yanlış okudun." dediğini duyduk. Biz: "Ey halife Muhammed! Okuma yazma bilmediğin halde, nasıl oluyor da hatayı fark ediyorsun?" diye sorduğumuzda: "Kur'an okurken başının üzerinde yükselen nurun kesilmesi ile hata yaptığını anladım" demişti. İşte bu zâtın sıfat ve hali böyle idi.
Molla Muhammed Kerim ile ilgili bir başka olayı hatırlamaktayım. Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri'nin eşkıyalık yapan Rüstem adında birine öfkesi ve kızgınlığı vardı. Marifet erbabının bildiği gibi, büyük şahsiyetlerin hareket ve tasarrufları ve verecekleri emirler, rastgele emirler olmayıp, mantık ve hikmete dayanan, kendi menfaatleri için değil, umumun yararına istinad eden emirlerdir. Hatta umumun yararına verilecek ceza şiddetli olabilir. Çünkü böylelerinin fiil ve hareketleri dinlerine zarar vermekle kalmayıp, insanlara da ulaşır. Şeyh Hazretleri o gece işlediği suç, günah ve terbiyesizliklerden dolayı halifelerini Rüstem için adaletli bir ceza vermeleri için görevlendirir. Halifeler Hazret'ten aldıkları emre göre aynı gece hanegâhta toplanırlar. Kur'an-ı Kerim'de "Kün feyekûn" ayeti hükmünce, ilâhi hazine fiilleriyle, Hak'tan sudur etmiş olan tarikat emirleri açısından, konuyu tartışıp, münakaşa ederler. Az bir zaman sonra her biri aynı anda başını kaldırıp: "Bu konu üzerinde konuşup, tartışma ile işi uzatmayalım. Maksadımızı Halife Molla Muhammed Kerim'e anlatalım. Zira şu anda kendisi murakabe ve istiğrak halindedir" demişler. Böylece Muhammed Kerim'e mesele anlatılır. Molla Kerim, içi su dolu büyük bir leğen ile bir ok ve yay getirerek önüme koydu. Bana ok ve yayı almamı ve bu oku su dolu leğene nişan alarak fırlatmamı istedi. Ben de dediklerini yaptığımda, o anda suyun yüzeyinde gözle görülen açık bir çizgi belirdi. Bu iz, eşkıya Rüstem'in kan izi idi.
Ne gariptir ki, aynı gece ve aynı saatte, Rüstem dost ve yakınları ile av maksadıyla dağa çıkmış, kazaen öldürücü bir kurşuna hedef olmuş, böylece işlediği suç ve günahların cezasını çekmişti.
Şimdi biraz da Molla Hamid adlı bir zattan söz edelim. İnsaf sahibi kimselerin ve gerçeği öğrenmek isteyenlerin ders ve ibret almaları ve kendilerine bir öğreti sağlamaları açısından bu zatın hayat hikâyesini anlatmak münasiptir.
Herkesin bildiği gibi, insanların Allah (CC)'ı tanımak ve O'nun sevgi ve rızasını kazanmak için bir tarikate girip, o tarikatın prensiplerini benimsemesi gerekir. Gerçek maksada kavuşmak için, Allah'ın rızasını kazanmak ön planda tutulmalıdır. Şeriat yolunu izleyenler de zamanın mürşidine kendilerini manen ve maddeten teslim ettikleri gibi, Ashab-ı Kiram'ın fiillerine sarılıp, son peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in sünnetine yıkayıcı elindeki bir ölü gibi bağlanmalıdırlar. Bu suretle kendilerine bir yol çizenler, yüksek makamlara çıkmışlardır.
Seyr-i sulukta, nefsi emmare ile mücadeleden vazgeçilecek olursa, insanlık kemaline varamaz. Bundan açıkça anlaşılan şudur ki mücerred bir ilmi öğrenmek insan için yeterli olmayıp, öğrendiği ilimle ihlâs üzere amel etmek insanı yüksek derecelere çıkarır. Hak Teâlâ güçlü kitabının Bakara Sûresi'nin 151. Ayetinde:
buyurmaktadır. Bu konu ile ilgili bir hadis-i şerifte: "Bir kimse bir ilmi öğrenir ve o ilmle amel ederse, Allah (CC), o kimseyi, bilmediği ilimlerin varisi kılar" buyurulmuştur. Yine bir başka hadis-i şerifte: "İnsanların içinde en hayırlı kimse, diğer insanlara faydalı olandır" buyurulmuştur.
Biz, yaşadığımız ömür süresince, ne kadar derin ve büyük ilim sahibi kimselerin öğrendikleri ilim ile amel etmediklerini esefle gördük. Ve maalesef kendi şahsi çıkarları için, başkalarının zararına çalışıyorlardı. Bunlar fitne unsuru olup, insanlar arasında tefrika meydana getirdiklerinden dolayı, yoklukları varlıklarından daha iyidir.
İşte ilmi ile amel edip, güzel sıfatlarla sıfatlananlardan biri de Molla Hamid El Beyserani idi ki bu zat; âlim, fazıl, arif ve yüksek manevi makamlar sahibi olup, Hz. Şeyh Siraceddin (K.S.)'in de kâtibi idi. Onun bu yüksek ilim, sıfat ve anlayışından ve yüksek liyakatinden Şeyh'in çocukları tam manasıyla faydalanmışlardı. Özellikle Hz. Şeyh'in çocuklarından, Şeyh Bahaeddin (K.S.) ve Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i gösterebilirim.
Molla Hamid derslerinde, Mevlâna Celaleydin-i Rûmi Hazretleri'nin Mesnevi Divanını genişçe şerh eder, onlara: "Böyle yorucu bir çalışma için gayret göstermek lâzımdır. Ancak ikiniz de bana yardımcı olursanız bu derslerin üstesinden gelir, başarıya ulaşabiliriz. Eğer gerekirse sizi feda ederim" diyerek konunun önemini bildirirmiş. Mübarek dedem ve amcam da şerhe devam etmesini, bu konuda gecikmemesini, hastalık ve diğer sebeplerle derse ara vermek gibi bir mazeret ileri sürmemesini kendisinden rica ederlermiş.
Bu zat, Allah (CC)'a güvenerek, iki talebesinin yardım ve himmeti ile Mesnevi Divanı'nı en güzel bir şekilde şerh etmiş. Bu şerh 3-4 cilt halinde kısa bir zamanda tamamlanmıştı. Bu suretle de âlimlerin, ediplerin ve özellikle de meşayihin rıza ve sevgisini kazanmıştı. Gerçekten yapmış olduğu şerhe şaşmamak mümkün değildi. Mana ehli tarafından sevilmiş ve takdir edilmişti; şerh ince, yumuşak, anlamlı, mizahlı iz ve işaretlerle kaleme alınmıştı.
Daha sonra Şeyh Siraceddin (K.S.), Molla Hamid'den, Mevlana Hazret-i Halid Eba Abdullah'ın Hindistan'a yapacağı yolculuk sırasında yolda gördüklerini ve nelerle karşılaştıklarını anlatan bir kitap hazırlamasını istemişti. Özellikle Delhi'de ikametleri süresince, Şah Abdullah ile karşılaşmaları sırasında görüp, işittiklerini, memleketlerine dönünceye kadar başlarından geçen maceraları, herkesin anlayacağı bir üslûp ile yazmasını; aynı zamanda içinde bulunduğu asrın önemli olayları ile yeni görüşleri ilâve etmesinin faydalı olacağını söyleyip, kitabın hazırlanmasını emreder.
Bu kadar önemli ve mes'uliyetli bir görevi üzerine almaktan çekinen Molla Hamid, şeyhinin zorlaması ve ısrarı üzerine, sonunda özür ve bahane bulmanın faydasızlığını anlayarak işe başladı. Bu şerefli buyruğa uyup, Riyaz-ül Müçtakîn adlı kitabını yayınladı. Bu kitap özellikle Halid-i Nakşibendi ailesi ve topluluğu için bir güç kaynağı olmuştu. Kitap bir önsöz ile başlamakta ve üç bölüm ihtiva etmekte idi. Birinci bölümde, başta Şeyh Hazret-i Halid (K.S.) olmak üzere o zamanın büyüklerinin hayat hikâyeleri ve kerametleri anlatılmakta; ikinci bölümde Allah (CC) sırlarını takdis etsin Şeyh Ebul Vefa ve Şeyh Ahmed Şemseddin (K.S.)'in hayat tercümesi bulunmakta; üçüncü bölümde ise, sirat-ı müstakimin yani gerçek doğru yolun fazilet ve isbatı, Nakşibendi yolunun diğer tarikatlara nisbetle üstünlüğü ve tarikatlara mensub hakiki din büyükleri anlatılmakta idi. Ayrıca kitabın bitiş kısmında, diğer tarikat büyüklerinin, bu tarikatın üstünlüğünü kabul ettiklerine dair beyanları bulunmakta idi.
Hatırladığıma göre, Hz. Şeyh Siraceddin (K.S.) hakkında: "Şeyh Siraceddin (K.S.) durmadan taşan mâna kaynağı, gizli hâzinelerin anahtarı, tam kâmil ulu irşad sahibi bir zat olup, gençliğinde çekici güzelliği ile tanınmış, hilm sahibi, ikinci Muhammed Osman Siraceddin (K.S.)'in hayat basamaklarının ışığı" gibi ifadeler bulunmakta idi. Allah (CC) sırrını kutsasın, âmin...
Molla Hamid, merhum Molla Ali Beysarani'nin irşadda en kuvvetli oğlu idi. Beyseran köyünden olmaları dolayısı ile orada geçen bir olayı hatırladım. Bu köyde nereden geldiği, kim olduğu bilinmeyen garip bir adam belirmişti. Dini, şeriatı yalanlayıp kötülemeye, ortalıkta fesat yaymaya başlamış, kabirleri yıkıp içlerini araştırmaya, yatan ölüleri rahatsız etmeye kalkmıştı. Köyde küçük bir ev bina ederek, evin üstünü sarı renkte bir örtü ile kaplamış, adını da Kâbe koymuştu. Bu evi tavaf edenlere cehennem ateşinin dokunmayacağını iddia etmekteydi. Babam bu duruma çok üzülmüştü. Bu meseleye bir son vermek için babamla birlikte Rezova denilen kasabaya gittik. Babam orada Abbas Kali Sultan ile konuşarak, bu adamın bulunduğu yerden kovulmasını veya uzaklaştırılmasını ya da etkisiz hale getirilmesini istemişti.
Ertesi gün sabah erken bir vakitte misafir bulunduğumuz Abbas Kali'nin evine Arapça konuşan bir adam geldi, babamla konuştu ve gitti. Daha sonra Abbas Kali babama hitaben: "Ey Şeyh Hazretleri! Senin arzu ve buyruğunu yerine getirmek için bir cemaat hazırladık" dedi. Babam ona, bir adamın sabah erken gelip kendisine sabah namazını Kudüs'te kılıp geldiğini, geliş sebebinin bu ortalığı fesada veren adamdan intikam almak ve zararını insanların üzerinden kaldırmak olduğunu ve tek başına onun hakkından gelebileceğini söylediğini ve sonra da gittiğini söyledi. Sonradan duyduğumuza göre bu zat, o sapık adamı yakalayarak, ağır hakaret ve zilletle çekip götürmüş ve artık orada onun adından söz eden bir kimse kalmamıştı. İşte bu zatı Beysaranlı Molla Hamit zikre alıştırmıştı. Beysaran köyü Javru mıntıkasında olup İran Horaman'ına tâbi idi.
Molla Hamit tarikatın sülük ve feyzini aldıktan ve de manevi feyizlerini elde ettikten sonra, artık murakabe ve istiğraktan kendisini dahi tanımaz olmuştu. Böylece üzerinde bulunan madde gömleğinden sıyrılmış, hatta bunu yırtarak murakabe ve istiğrak âleminde kaybolmuştu. Bu zat daha sonra Hazret-i Şeyh Siraceddin'in müridi olmuş, böylece göreceğini görmeye, duyacağını duymaya başlamış; gaflet uykusundan uyanarak Siraceddin Hazretleri'nin dostluğuna ve lütfuna kavuşmak için süratle koşmuştur. Nitekim bir gazelinde şöyle der:
Zira düşünce hep O olur, sevgiliye kavuşunca.
Özet olarak diyebiliriz ki, merhum Molla Hamid'in latifelerinin şerhi ve yazılarının özellikle Riyaz-ül Müştakin adlı kitabında anlatış güzelliği ve açıklığı, bu kitabı hazırlamaktaki gayret ve sevgisi birkaç satır ile anlatılamaz. Zira onun kitabını bu cihetten seven bir kimse için, bu zatın mahşer gününde Allah (CC)'ın kabul edecekleri kimseler arasında ve tanınmış büyükler arasında haşr olmasını düşünüp temenni etmek lâzımdır.
Bu zat yukarıda adı geçen kitabında Hazret-i Şeyh Siraceddin (K.S.)'in anlatmış olduğu sıfat ve yüksek meziyetlerinden bir kısmını da birkaç kez saygıdeğer pederimden duymuştum. Şöyle ki: Bir gün büyük dedem Hazret-i Siraceddin (K.S.) namaz esnasında secdeye varınca kendisine tahayyür hali gelmiş, tam bir hafta boyunca başını secdeden kaldırmamıştı. Bir haftanın sonunda mübarek başını secdeden kaldırınca: "Ulu kimseler ve emsalinde görülen bu aşikâre haller büyüklere ait bir sır olduğundan, insanlardan gizlenmesi zaruridir. Herhangi bir kimsenin bu sırrı keşfetmeye çalışması doğru değildir" buyurmuştu. Açıkça anlaşılan şu ki, bu gibi hallerin mevcudiyeti, alışılmış bir hal olmadığını ispat eder, nadir kimselerde görülür. İnsafla düşünülürse insan denilen varlık yalnız şekil ve cisimden ibaret olmayıp çok daha önemli bir cevheri bulundurmaktadır. Bu cevher gerçeğini men eden ve gizleyen; insanın doğru yolu görmemesi, lâkaytlığı, sünnet-i şerifi izlememesi, nefsinin ve keyfinin hevasına uymasıdır. O ulu kimsedir ki, bizleri ve bütün din kardeşlerimizi, Yüce Allah (CC)'ın inayeti ve onun lütuf ve keremi ile korkunç düşüşten ve kötü sonuçtan kurtarmıştır. O'nun âline ve eshabına salât ve selâmlar olsun... Âmin.
Büyük dedem Şeyh Hazret-i Siraceddin (K.S.) bu fâni dünyadan göç edip Rabbi'nin rahmetine kavuşunca, büyük oğlu Hazret-i Şeyh Bahaeddin (K.S.) Tavil'deki makamına geçmişti. Bir zaman sonra kardeşi Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri de Biyara köyüne taşınmıştı. Orada bir hanegâh ve şöhreti her tarafa yayılan din ilmi gören talebeler için Biyara Medresesi'ni inşa etmişti. Dinî ilimleri izleyen talebelere, müderris olarak merhum Molla Abdulkadir'i tayin etmiş, talebelerin iyi bir suretle yetişmesi için bu zatı kızlarından biriyle evlendirerek kendisine damat edinmişti. Bu zat da bundan sonra kendini ilme ve talebe yetiştirmeye vermiş, bu yolda hizmet etmişti.
Dinî ve şer'i ilimleri talebelerine öyle güzel öğretmiş ve cesaretlendirmişti ki, bu zamanda insan aklının kavrayamayacağı ölçüde âlimlerin ve münevverlerin akıllarında silinmeyen hatıralar olarak kalmıştı. Nitekim yetişen din bilginleri ve talebeleri yukarıda arz ettiğim bu saf ve temiz kaynaktan kurulmuş olan ilim yuvalarından doyuncaya kadar içmişler ve feyizlerini almışlardır.
Bu zatlar babam Şeyh Alâeddin (K.S.) zamanında Biyara'daki ve diğer yerlerdeki medreselere sürekli devam etmişlerdir. Özellikle dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'ın çok yakını ve sevdiği Molla Abdülazim, Seruv Abad Medresesinde müderris olarak bulunuyordu. Kendisine yazdığı birçok mektuplarda bağlılığını ve sevgisini anlatmak istemişti. Bu zat büyük edep sahibi, anlayışlı, ağır başlı bir bilgin olup ölünceye kadar makam ve şöhretini korumuştu. Yetiştirdiği talebe üzerinde özellikle maneviyyat yönünden büyük tesiri olmuştu. Bu zatın yine kendisi gibi itina ile yetişmiş âlim ve fâzıl Abdulmecid adında müderris bir oğlu vardı ki hanegâhta hizmeti yüksektir.
Bir de Hazret-i Şeyh Siraceddin (K.S.)'in kâtibi olan merhum Molla Hamid'in oğlu Molla Şemseddin ve hanegâhta imamlık yapan kardeşi imam Molla Mecid vardı. Bu zat o kadar güzel Kur'an-ı Kerim okurdu ki "imamların evliyası" lakabıyla nam salmıştı. Molla Şemseddin, âlim bir zat olup Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.) ile seferde ve hazarda birlikte bulunurdu.
Ayrıca bir Molla Arif vardı ki, Semirvan nehri kenarında bulunan Hececi köyünden olup, tarikata intisabı olan talebelere ders verir idi. Özellikle Kur'an hatimleri, tehlil ve tekbir halkalarına başkanlık ederdi. Bu görevi çok iyi başardığından kendisine "Ser halka"lık unvanı verilmişti. Yine sayacağımız büyüklerden biri de Molla Abdülazim El Müctehidi idi. Bu zatın zahiri ilimlerdeki derin bilgisi meşhurdu, âlim ve fâzıl bir zat olup Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in ayrılmaz bir parçasıydı.
Bir diğer şahsiyet, Hacı Molla Haram idi. Bu zat gösterişli, ince uzun boylu, güzel bir şahsiyet olup edeb ve sağlam ahlâk karakterliliği ile tanınmıştı. Onunla rüyamda Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda Hazret-i Yusuf suretinde müşerref olmuştum. Bu zatın Resul-ü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz için nazım şeklinde yazdığı pek güzel bir kasidesi vardı. Buradan bir beyti nakledeceğim:
Ya urve-t-il vüska, onu kapma davet eyle.
Tanınmış büyük kimselerden biri de yukarıda adı geçen Molla Arif'in kardeşi Molla Abdülvahid'dir. Diğer bir ulu zat Büyük bilgin "İbn'ül Kadir" lâkabı ile tanınmış Molla Muhammed'dir. Daha sonra gelen büyüklerden biri de Bahçaylı Molla Seyyid Abdülkerim'dir. Bu zattan sonra şöhret sahibi büyük bilgin, faziletli zat ve benim hocam Seyyid Hüseyin Tarbugi gelir. Merhum müderris Abdulkadir bu zattan keskin zekâlı ve güçlü bir hafızaya sahip olarak bahsetmektedir. Şayet bütün ilimler yeryüzünden silinmiş olsa Molla Seyyid Hüseyin Tarbugi bu ilimleri yeni baştan yazıp, canlandıracak kabiliyete sahipti. Ben bu zattan tefsir ilmini okuyup öğrenmiştim. Onun yanında okuyup çalıştıkça bilgim artar, ders takrirlerini eksiksiz yazardım. Böylece tam bir tefsir kitabı edinmiştim.
Daha sonra zahid, nazik, faziletli bir zat olan merhum Molla Muhammed Bakır gelmektedir. Bu zat Devrud ve Biyara medreselerinde tedrisatla uğraşmıştı. Bu zat, zamanının İmam Şafii'si ve asrının eşi bulunmaz şahsiyetlerinden biri idi. Çok kıymetli telif kitapları bulunmaktadır. Bunlardan biri El Dürer-i Celaliyye'dir ki, Allah (CC)'tan dileğimiz, bu nuru Müslümanların görmesi ve faydalanmasıdır.
Bu zattan sonra faziletli bilgin, ilmi ile amel eden merhum Molla Taha Bahaeddin gelir. Bu üstün ilim hazinesine sahip olan zat, talebeleri yetiştirmiş, derslerini iyi öğrenmeleri için ne gerekli ise yapmış, rahatlarını temin etmiş ve bütün bu işleri yalnız Allah (CC) rızası için yapmıştı. Bizlerin duygu ve iftiharı, Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (K.S.)'in ehlibeytinden olmamızdan ileri gelir.
1308 Hicri senesinde, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in vefatında 4 yaşında bulunuyordum. Hatırladığıma göre, evimizdeki büyük salonun karşısında bir havuz bulunuyordu. Çevresi toprak ve çamurla çevrilmişti. Dedemin vefatı acısıyla halktan bir kısmı cezbeye gelmiş, feryad etmekte, bazıları ağlamakta, bağıranlar ve ağlayanlardan birçoğu farkına varmadan kendisini çamura bulayıp, havuza atmaktaydılar. Orada toplanan âlim ve bilginler şer'i şerife aykırı olan bu aşırı hareketleri önlemeye çalışıyorlardı.
Dedemin dostu Molla Abdülkadir ağlamakta, feryad etmekte bir yandan da: "Bırakın halk ağlasın, bağırsın, kendini toprağa ve çamura atsın. Çünkü din ehlinin, din ve dünya bahçesinin gülü ebedi hayata intikal etti, Me'va cennetine göçtü, bu gün için bir âlimin ölümü bir âlemin ölümü demektir. Böylece, Osmanoğulları'nın müceddidi, ebedi selamet diyarına göç etti. Kendisi Hak Teâlâ ve Sübhane'nin fütuhatının izi ve kaynağı idi. Tezkiye ile insan nefsini ıslah eden, karanlık kalpleri açan, Muhammedi nurları saçan, İlâhi marifeti bilen bu zat, son kez bizlerin, dar'ül kararda şefaati ile hata ve noksanlarımızı örten olsun. Bırakın eza ve kedere düşmüş olanları, bırakın toprağı eşeleyip başlarına dökenleri" diye bağırıp söyleniyordu.
Bir vakit sonra Şeyh Ziyaeddin (K.S.), Molla Abdülkadir ile Horaman'a gitmek üzere yola çıkmışlardı. İkindi vakti gelmişti. Yolun kenarında dokuz on kişinin üzerinde rahatlıkla cemaat namazı kılabilecekleri bir kayalık bulunuyordu. Şeyh Ziyaeddin (K.S.), bu kayanın üzerinde namaz kılınmasını ve daha sonra yollarına devam etmelerini emretmişti. Namazdan sonra Molla Abdülkadir'e ayet-i kerimeyi okurken, üzerinde namaz kıldıkları bu muazzam yekpare kaya ikiye ayrılmıştı. Molla bu olay karşısında şaşkın ve iradesiz: "Evet vakit gelmiştir, sana feda olsun... sana kalben inandım, bu olayı gözümle gördüm ve imanım gerçekleşti. Şimdi diz çöküp eteklerinizden öpeceğim. Gerçekten büyüksünüz, size biat ediyorum, sizi tanımaya hazırım" diyerek feryad etmişti.
Bu suretle Molla Abdülkadir, kendini Şeyh'e teslim ederek, tarikat büyüklerinin sırasına katılmıştı. Nam ve şöhreti, ilim ve fazileti artmıştı. O facia günü, ağlayanlar gibi ben de ağlıyordum. Ne için ağladığımı ve diğerleri gibi niye feryad ettiğimi bir türlü anlayamamıştım. Bu haldeyken beni alarak annemin yanına götürdüler. Bu merasim son bulduktan sonra saygıdeğer pederimin Devrud'a göç ettiğini hatırlıyorum. Daha sonra amcam Şeyh Necmeddin (K.S.)'in vefatı ile babam tekrar Biyara'ya dönmüştü.
Dedem Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in haremi İsmet Hanım hayâ, iffet, takvanın hakkıyla mücessem bir örneği idi. Bir gün bana: "Dedenin vefatında sen dört yaşında bir çocuk idin. Vefat ile ilgili neleri hatırlıyorsun?" diye sormuş, ben de o dehşet verici günü kendisine olduğu gibi anlatmıştım. Hatta dedemin vefatından önce geçmiş olan ve çok iyi hatırladığım başka olayları da kendisine anlatmıştım. Büyükannem anlattıklarımı doğrulamıştı.
Büyükanneme dedem ile ilgili bir başka hatıramı nakletmiştim: Tekkenin tam karşısındaki büyük salonda, dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.), üzerinde siyah bir palto ile heybetli bir arslan gibi oturuyordu. Kendilerine bir şey yemeyi arzu edip etmediklerini sorduğumda, bana: "Ey küçük dedem, bana ağzını ver" dedi. Ağzımı onun mübarek ağzına yaklaştırınca, onun ağız suyunun, benim ağzıma aktığını hissettim. Bunu yutmakla öyle güzel bir lezzet duydum ki, hiçbir gıdanın lezzet ve tadına benzemiyordu. Beni dinleyen nenem: "Allah (CC)'a yemin ederim ki söylediklerin doğrudur, çünkü ben orada bulunuyordum. Hatırladığıma göre sen, dedenden aynı şeyi 3 kere istedin. Dördüncü kez isteyince deden sana: 'Ey benim küçük şeyhim, şimdi sen neyim istersin?' sorusuna cevap vermeyerek, susmuştun" diyerek, o günkü olayı tamamladı.
Bu ulu zat ile ilgili bazı kerametleri teberrüken anlatmaya çalıştım. Zira her harmanın kendine göre bir ölçeği vardır. Temiz kalb erbabınca, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in söz ve fiilleri harika idi, ne kadar anlatsak azdır ve kitabımıza sığmaz; anlayana bu kadarının da yeterli olacağını ümid ederim.
Saygıdeğer babamın, dedem ile ilgili anlattıkları:
Şeyh Ziyaeddin (K.S.), bir gün Bağdat'a gitmeye karar verir. Kardeşim Necmeddin ve benim de kendisi ile birlikte, kafileye katılmamızı emreder. Atlara binerek yola çıktık, birkaç gün süren yolculuktan sonra, bir gece yarısı Bağdat'a vardık. Hazret-i Şeyh Bâz-üllah-il Eşheb Abdülkadir Geylâni'nin (K.S.) makamı civarına geldiğimizde, pek çok insanın dağınık bir şekilde uyuduğunu gördük. Şeyh babam bize uyuyanları rahatsız etmememizi sıkı sıkıya tembih ettikten sonra yük ve eşyamızı indirmemizi, tekkenin bir köşesinde dinlenmemizi emretti.
Sabah erken bir vakitte Şeyh babamın imamlığında namazımızı kılıp, Evrad-ı Şerife'yi tilâvetten sonra, kendilerinin bir yere gitmek üzere hazırlandığını sezdik. Onunla birlikte gitmemiz için, bana ve kardeşim Necmeddin'e işaret etmişti. O önde, biz arkada Hazret-i Geylâni (K.S.)'nin türbe-i şeriflerinin yakınında bulunan bir odaya geldik. Bu oda halvete girenlere, riyazat ve zikir ile meşgul olanlara ayrılırdı. Babam kapıya vurduğunda, kapı açılmadan önce içeriden: "Kurban olayım ey Ömer! Sen mi geldin?" diye bir ses duymuştuk. Birlikte odaya girdik. Babam daha evvel tanımadığı halde bu şahsa: "Ey Seyyid Halid! Gel, otur!" demişti.
Halid adlı bu zat, gelip babam Ziyaeddin (K.S.) Hazretlerinin karşısında oturdu. Her ikisi de gözlerini yumarak, murakabeye başladılar. Bu ruhî ve kalbî yakınlık bir buçuk saat kadar sürmüş, kardeşim ve ben ayakta kıpırdamadan kalmıştık. Bir ara babam, karşısında oturan Seyyid Halid'den kalem ve kâğıt getirmesini istedi. Seyyid istenilenleri getirince, babam derhal kendisine bir irşad icazeti yazıp, verdi. Daha sonra Seyyid Şeyh Halid bizlere: "Hazret-i Şeyh'in bize böyle kısa bir süre içinde irşad icazeti verdiğine hayret etmeyin. Zira ben lâmbayı hazırladım, camını yıkadım, fitilini yerleştirdim, içine gazım koydum. Böylece bir tek kibriti çakıp, lâmbayı yakmak kalmıştı. Allah (CC), Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i en güzel bir şekilde mükâfatlandırsın" diye konuşmuştu.
Ben bu olay karşısında kalbimin huzur duyması ve meseleyi iyice anlamak için Şeyh Seyyid Halid'e: "Yakın zamanda dahi sizin babam Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i tanımadığınızı tahmin ediyorum, ilk kez onu burada gördünüz. Kapıyı açmadan, kapıyı çalanın Hazret-i Şeyh olduğunu nasıl keşfettiniz?" diye sorduğumda, Seyyid Halid uzun bir rüya ve keramet kıssasını nakletti. Sonunda: "Bu sabah erken bir vakitte, adet hilâfına kapım çalınınca, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in gelmiş olduğunu anladım" cevabını verdi.
Pederim Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.)'den dinlemiş olduğum bir başka olay da şöyle idi: Abdülkadir Geylâni Hazretleri (K.S.)'ni ziyaret maksadı ile Bağdat'a gitmiştim. Mevsim yaz olduğundan hava pek sıcaktı. Yanımızdaki suyu tüketmiş olduğumuzdan, içilecek suyumuz kalmamıştı. Kafilemiz, on kişiden ibaretti. Uzaktan bir kafilenin geçtiğini görünce yanlarına gidip su almak için gittim. Kervana yaklaşınca, bunların İranlı hacılar olduğunu ve Hazret-i Ali (K.V.)'yi ziyaretten dönmekte olduklarını anlayarak, selâm verdim.
İçlerinden herhalde âlim olan bir zat selâmıma karşılık vererek kendilerinden su istedim. Bana bir testi içinde su verdiler. Testinin ağzını ağzıma yaklaştırınca kenarında saç tutamları gördüm. Bunları kaldırdıktan sonra testiyi ağzıma yaklaştırarak içermiş gibi yaptım, fakat o testiden bir damla su içmedim. Sonra onlardan birine alçak bir sesle buralara geliş sebebini sordum. Bana Makam-ı Ali'yi ziyaret maksadı ile geldiğini söyleyince, kendisine bir çocuk istemek için geldiğini söyledim. Adam, benim itirazım karşısında hayretle: "Allah (CC)'a yemin ederim ki doğruyu söyledin" dedi. Kendisine bazı gizli bilgiler aktarınca: "Allah (CC)'a and içerim ki sözlerin doğrudur. Öyle ise sen şu On iki İmam'dan birisin galiba" dedi. Söyledim ki: "Estağfirullah. Ben onların hadimi ve hizmetkârıyım. Bende olan bu faziletler Allah (CC)'a, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'e olan sevgim, Âline, Eshabına ve Ezvacına olan muhabbetimdendir" dedim.
Bu konuşma üzerine kendisine Ashab-ı Kiram'a kötü söz söylememesini, özellikle Hazret-i Eba Bekir (R.A.) ile Hazret-i Ömer (R.A.)'e küfür etmemesini tembih ederek, bu konuda kendisinden kesin söz aldım. Hatta bana, onlar hakkında kötü konuşanlarla savaşacağına söz verdi. Oradan arkadaşlarımın yanına dönerken, kumdan oluşan bir tepenin gölgeli yamacında, kırmızı renkte, içi su dolu bir testinin bulunduğunu gördüm. Buz gibi suyun bir miktarını içtikten sonra, susuzluklarını gidermeleri için testiyi arkadaşlarıma verdim.
Pederim Şeyh Alâeddin (K.S.) Hazretlerinin bahsettiği diğer bir olay da şöyle idi: Hazret-i Şeyh Abdülkadir (K.S.)'i ziyaret için ikinci kez Bağdat'a gitmiştik. Yatsı namazından sonra Hazret-i Gavs-ül Azam (K.S.)'ın merkadine girdik. Babam Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) sabah namazına kadar oturup, yerinden kımıldamadan murakabeye dalmıştı. Daha sonra cemaatle sabah namazını kıldıktan ve evrad-ı şerifeyi tilâvetten sonra bizlere dönerek murakabe halinde Gavs Hazretleri'nden gelen müjdeyi ve kendisine havale edilen manevi görevi aktardı. Biyara'ya döndükten sonra, merhum Molla Abdülkadir'e bir mektup yazarak, sür'atle Biyara'ya gelmesini istedim. Bu zat da daveti kabul ederek, göç için hazırlığını yapıp, Biyara'ya geldi. Yaşadığı müddet zarfında altından kıymetli olan vaktini, şeriat, tefsir, fıkıh, hadis ve Arapça konusunda talebe yetiştirerek kullandı. Bu zatın gördüğü büyük hizmet, onun saf ve temiz niyetinden ve maksadının doğruluğundan olmuştu.
Bir vakitler Biyara'dan ayrılarak Bağdat'a gitmiştim. Maksadım, oradaki ilim evlerini, evliya makamlarını ve bilhassa kibar sahabiden Hazret-i Selman-ı Farisi (R.A.)'nin merkadini ziyaret etmekti. Bu zat hakkında Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in: "Selman ehl-i beyttendir" hadis-i şerifleri bulunmaktadır. Keza yine orada bulunan sahabilerden Hazret-i Cabir bin Abdullah (R.A.) ve Hazret-i Huzeyfe bin Yemani (R.A.)'ı ziyaret etmem gerekiyordu. Bu sahabiler din uğrunda cihadda bulunmuşlar, çalışmışlar, doğru yolun ve takvanın önderi olmuşlardır. Onların sayesinde İslâm akidesi sıhhat kazanmıştır.
İşte bu ziyaretim sırasında Bağdat'ta şiddetli bir hastalığa tutulmuştum. Arkadaşlarım korkuya kapılıp, benim için gözyaşı dökmüşlerdi. Hastalığım yüzünden bu ziyaretleri tamamlamak fırsatı bulamamıştım. Hazret-i Abdülkadir Geylânî (K.S.)'nin hanegâhının bir odasında yatıyordum. Bir ara uyku halinde iken, kendimi bir yerde oturur halde gördüm. Hazret-i Gavs (K.S.)'ın elinde badem ağacından bir asa ile geldiğini görünce, karşılamak üzere kalktım. Asanın tutulacak yeri bir topuz şeklinde idi. Bu asayı elime vererek: "Bunu senin için hazırladım" buyurdu. Elim asaya dokunduğunda, asadan bana doğru hafif serin bir esintinin geldiğini fark ettim. Bu serin esintinin bütün vücudumu sarması ile ürpererek uyandım. Kendimde dirilik ve canlılık hissettim. Hastalığımdan bir eser kalmamıştı. Tam bir sağlığa kavuşmuştum. Böylece eksik kalan ziyaretlerimi de benim için sevinen arkadaşlarımla birlikte tamamlayarak, memleketimize dönmüştük.
Gavs-ül Azam (K.S.) Hazretleri'nin merkadını bir başka ziyaretimde yine gece rüyamda Merkad-i Geylâni'yi gördüm. Merhum Hacı Mirza et Talisi ile birlikte Merkad-ı Şerif'e girdik. Şeyh Hacı Mirza, Hazret-i Gavs (K.S.)'a: "Şeyh Osman, şahsına ait özel bir mesele için sana gelmiş bulunmaktadır" deyince bir ses: "Biliyorum, biliyorum, biliyorum" diye üç kez tekrarladı. Bunun üzerine ondan istediğimi istemiştim. Mübarek ayağını omuzuma koyarak: "İşte bu hem dinin ve hem de dünyan içindir" buyurmuştu; sevinçle kendime geldim.
Geylâni tekkesinde bulunurken zikir, hatm-i şerif, tilâvet, tehlil ve tekbirle vaktimizi geçirerek uğraşırdık. Her gece Allah (CC)'ı zikrederek hatim halkaları oluşturuyorduk. Meclisimizde mahallin nâkıbî eşrafından İbrahim Efendi ve Geylânî hanegâhının mütevellisi bulunmakta ve yapılan dini merasimi dikkatle izlemekteydiler. Nakşi tarikatı usulünce önce hatm-i şerifi Kur'an tilâveti ile açıyordum. İbrahim Efendi ile vakfın mütevellisi üzgün bir şekilde: "Senin Kur'an tilâvetin nefsimi derinden etkiledi, bu tilâveti her vakit duymak isterim, teberrüken bizden Kadirî tarikatını almanı isterim. Şayet Seyyid Şerefiddin'den bu tarikatı alacak olursan, ben de senden ulu Nakşibendî tarikatını almış olurum" dedi. Böylece her ikimiz birbirimize karşılıklı tekliflerde bulunmuştuk ve bu zatın da istediği olmuştu. Hatm-i şerif ve zikir halkalarında bize büyük âlim ve şeyhlerden Şeyh Kasım El Kaysi, merhum Fûad Alûsi, merhum Şeyh Abdülkadir El Hatip ve Seyyid Şefik bulunurdu.
Nakşibendî Tarikatı'nın âdeti üzere, bu yolun büyükleri, yaz mevsiminde hava tebdiline giderlerdi. Bu yüzden dedem Şeyh Ziyaeddin Hazretleri (K.S.) de yaz mevsimini Horaman kesimindeki Deregi köyüne yakın Haveş Behderan mevkiinde geçirirdi. Bu mevki havası, suyu, yeşilliği ile özellikle suyunun temizliği ve safiyeti ile ün yapmıştı. Buraya gelen büyük insanların bereketinden, bu bölgenin hava ve su güzelliklerini kazandığı tahmin edilirdi. Burası her bakımdan kişinin ruhunu güçlendirir, uzun ömürlü olmasını temin ederdi. Ve buraya gelen her idrak ehli kimse bunun farkına varır, inkâr etmezdi.
Nakşibendî'nin büyüklerinden örnek olarak Hazret-i Mevlâna Halid, Hazret-i Siraceddin, Hazret-i Bahaeddin, Hazret-i Ziyaeddin, Hazret-i Necmeddin, Hazret-i Alâeddin, Hazret-i Hüsameddin gibi — Allah, sırlarının kutsiyetini arttırsın — buraya geldiklerinde müridleriyle birlikte yazın sıcak günlerinde ve bu güzel sakin yerde zikir, fikir ve seyr-i sülük ile vakitlerini geçirirlerdi. Yüce Allah (CC) burada, yüksek dağlarla kayalar arasında su kaynakları hazırlamıştır. Orada devlet ricalinden, ulema, kent eşrafı, ümera gibi nüfuzlu kimselere ve hatta fakir ve miskinlere kadar her türlü insan bulunurdu. Bütün bunlar buraya gelen meşayihi ziyaret ederek onların bereket dualarından faydalanırlardı.
Bir yaz günü Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.), devlet büyüklerinden Divan Beyi'ni bu güzel yere davet etmişti. Bu davetten maksadı, burada halkın ve tarikata mensup mürid ve sair kişilerin üzerine yüklenen ağır haraç ve vergilerin hafifletilmesini, fakir ve miskinlerin ihtiyaçlarının giderilmesini ve gereken yardımın yapılmasını sağlamaktı. Divan Beyi, devlet erkânının büyüklerindendi ve devlet dairelerinde oldukça sözü geçen bir şahsiyetti. Aynı zamanda Şeyh Ziyaeddin Hazretleri'nin hem müridi, hem de bacanağı idi. Dedem Şeyh Ziyaeddin bu zatı buraya davet edince, elinden gelen hazırlığı yapmış ve onu büyük bir saygı ve sevgiyle karşılayarak misafir etmişti. Bunun sonucu olarak Divan Beyi, herhangi bir ihtiyaç ve zaruret lüzumunda hizmet etmesi için Hazret-i Şeyh'in (K.S.) yanına güvendiği, terbiyeli ve söz dinleyen bir doktor olan İshak El Kelimi'yi bırakmıştı.
Doktor İshak'ın ataları Kelimiyye taifesinden olup, eski zamanlardan beri Senendec ve Tahran'da ikamet etmekteydiler. Bunların akrabalarından Hekim Lokman ve Hekim Aristo gibi doktorlar yetişmiştir. Bu aileden pek çok mütehassıs doktor yetişmiştir. Bunlardan biri Hekimzâde "tabipler edîbi" olarak şöhret yapmıştı. Ve yine bir Hekim İbrahim vardı ki bu zata unvanı verilmişti. Ve yine Doktor Mirza Danyal vardı ki "tabipler yardımcısı" unvanını almıştı. Bütün bu zatlar halka hizmette bulunmuşlar, pek çok insan bunlardan faydalanmıştı.
Bir gün Şeyh Cemaleddin ile Abdülmelik'in anneleri hastalanınca doktorların emini olan Hekim İbrahim'e haber göndererek gelmesini istemiştim. Doktor geldiğinde beyaz, düzgün bir çehre ve güzel yüzlü bir simayla karşılaştım. Hastayı tedavi ettiği süre bizde kalmıştı. Davranışına dikkat ettim. Bu zat beş vakit kılınan namazlardan sonra evrad-ı şerifeyi okuyup, tesbih çekerdi. O'nun bu davranışı çok hoşuma gitmişti. Kendisine: "Sen Kelimilerdensin. Sizlerin âdetinizde özel bir zikir var mıdır?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Tesbih çekip zikirde bulunmam, evrad-ı şerifeyi tilâvet etmemin mezhep ve dinimle bir alâkası yoktur. Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) bana, namazlardan sonra bu göreve devam etmemi emretti, bu sebeple görevime devam ediyorum. Ey Efendim! Hayret etmeyin, başka bir şey de düşünmeyin. Bizlerin Şeyh Siraceddin (K.S.) ailesine öylesine sonsuz sadakat ve sevgimiz vardır ki, başkalarınınkine benzemez. Bizim bu aileden gördüğümüz iyilikleri kimse görmemiştir."
Hekim İshak ise devletin ordusunda bir tabipti. O mıntıkanın kumandanı Divan Beyi onu Hoşve Bedrani'ye Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri'ne yardım etmesi için göndermişti. O da aldığı vazifeyi benimsemiş, hizmette kusur etmemiş, sözünü tutmuş, insani vecibesini yerine getirmişti. Günün birinde Şeyh Ziyaeddin Hazretleri (K.S.) ona: "Ey Doktor İshak! Sende bir noksanlık dışında başka bir noksanlık yoktur" demişti. Doktor İshak, tereddüt etmeden Hazret-i Şeyh (K.S.)'e: "Kendimi sana feda etmeye hazırım, bu noksanlığımı bana bildir" deyince, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.): "Şimdi git İslâmî usûl ile güzel bir abdest al ve yanıma gel" dedi. Doktor derhal çıkar, verilen emri yapar, yarım saat sonra gelir. Hazret-i Şeyh (K.S.) ona: "Önümde otur, gözlerini kapa" der. Yarım saat sonra gözlerini açınca feryad ile ağlamaya başlar. Korku ve dehşet içinde kalmış gibidir. Oradan kaçmak ister, fakat Hazret-i Şeyh (K.S.) onu tutar, korkusunu gidermeye çalışır.
Bir kez daha bu Doktor İshak'a öyle bir hâl gelir ki, şuur ve idrakini kaybederek yakında bulunan bir dağa tırmanır, güneş batıncaya kadar orada kalır, vadilerde, çalılıklarda dolaşır, tepelere çıkar, tekrar iner, gününü böyle geçirir. Yatsı namazından sonra dua ederek, büyüklerin ruhaniyetinden yardım ister ve ancak sakinleşmiş olarak müridlerin yanına döner. Kendisine: "Ey Doktor İshak! Sana ne oldu, bu ne haldir?" diye sorduklarında, Doktor İshak yaşadığı manevi hali uzun uzun anlattı. Kalbimden ve gözümden bir perdenin kalktığını, uçsuz bucaksız bir sahra ile mahşer sahnesini gördüğünü, hidayetten yoksun kimselerin üzerinde duman direkleri, gerçek Müslümanlar'ın üzerinde ise Rabbanî nur direkleri bulunduğunu müşahede ettiğini bildirdi. Hazret-i Şeyh (K.S.)'in ellerinin on parmağı ile karanlık bir örtüyü yırtmaya çalıştığını gördüğünü ve buna takat getiremeyerek dağlara koştuğunu anlattı:
Gerçek şudur ki, tabipler emini diye anılan Doktor İbrahim ve Doktor İshak, her ikisi de ölümlerinden üç gün önce iman etmiş, Müslüman olarak ahirete göçmüşlerdir. Bu zatların çocukları olan Doktor Lokman ve Doktor Aristo, konuyu yakinen bildiklerinden dolayı, ailemize hürmet ve saygıda kusur göstermemişlerdir. Bu anlattıklarımızla ilgili olarak kalben tereddüt gösteren olursa, Senendec ve Tahran'da bulunan bu zatların çocuklarından ve torunlarından, halâ unutulmayıp, hafızalarda kalan bu olayı sorabilirler.
Muhterem validem Nuri Can Hanım, cennetmekân Şeyh Hacı Mehmed Sadık el Veziri Efendinin kızı olup, Servri Abad köyünün sahibidir. Vasiyyeti gereği, Senendec yakınında Tel Na denilen yerde toprağa verilmiştir. Bulunduğu bu yer bugün Hacı Mehmed Sadık Tepesi adı ile anılmaktadır. Mehmed Sadık Efendi, vefatından önce, gömüleceği yeri göstermiş, yanında hazır bulunanların şehirden uzak olması sebebiyle itiraz etmelerine karşılık, buranın yakın zamanda şehrin merkezi olacağını söylemiştir. Nitekim söylediği gerçekleşmiş, gömüldüğü yer, bugün şehrin merkezi olmuştur.
Bu zat, Senendeç'te hükümet naibliği gibi yüksek rütbeli bir görevde bulunuyordu. Nevsud, Tavil ve Horaman'a gelerek, Şeyh Osman Siraceddin (K.S.)'le tanışmıştı. Bu ziyaretten sonra vatanına döndüğünde, duygu ve idraki bulunduğu vazifeden ayrılmasını ve Tavila'da oturmasını ilham eder. Gerçekten düşündüğünü yapar, işinden ve makamından istifa ederek, Tavila'ya gelir, yerleşir. Üzerinde giydiği kıymetli elbisesi ile mescidin tamir işlerini yapar, hanegâhın çamurla sıvanması işini bizzat yapar, gereğinde paltosunun eteği ile yerleri süpürür, çöpleri dışarı taşırdı. Yaptığı tüm iş ve hizmet herkes tarafından takdir edilir, ihlâsındaki fark anlaşılırdı. Tarikat yolunda ciddiyet ile çalışarak, irşad makamı icâzetini kazanmıştı.
Bu zat, çok zengin bir emlâk ve gelir sahibi idi. Servi Abad, Encemne, Hezarhan, Eşmider ve Mazıben köyleri kendisinin mülkü idi. Bu zatın Hazret-i Şeyh Bahaeddin (K.S.) ve Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e karşı üstün itaat ve sevgisi vardı. Eli açık, hayırsever bir zat olup, Müslümanlara hem canı ile ve hem de malı ile hizmet ederdi. Fakir ve yoksulların üzerindeki eza ve cefayı kaldırmak; devlet memurlarının halka yaptığı zulmü def etmek için, malını ve vaktini harcar, emlâkının gelirini bu yolda sarf ederdi. Bütün bu işleri görürken, yüzü daima gülerdi. Çok güzel ve mükemmel bir konuşması vardı. Yaşamının sonuna kadar bu türlü huy ve davranışlarını bırakmamıştı; irşad icazeti kazanmış olduğu halde, yüksek terbiye ve ahlâkı ve tevazu duygusu, onu bu makama oturmaktan men etmişti. Böylece ömrünü velilerin ruhaniyetlerinden yardım istemek suretiyle geçirmiş, Allah (CC)'ın rahmetine kavuşmuştur.
Hoş tabiatlı, sevimli, akıllı, kemal ve cemal sıfatları ile bezenen, iyi ata binen, güzel yazı yazan, sağlam bünyeli, şair ve edip bir kimse idi. Süleymaniye kesiminde ve Baban aşiretinden olan meşhur dîvan sahibi Mustafa Bey'in amcam Hazret-i Şeyh Necmeddin (K.S.) ile akraba olup, kendisine amcam tarafından derviş lâkabı verilmişti. Bu zat Senendec'e geldiğinde, şairler ve edipler kendisini karşılamaya çıkar, sevgi ve ilgilerini gösterirlerdi. O sırada Hacı Mehmed Sadık Efendi de bir kaside hazırlayarak, kasidesini bu zatın önünde okumuştu. Bu kasidenin birinci bölümünü babamdan duyduğum için iyi hatırlıyorum:
Narçiçeği renkte aba sahibi.
Takkesi meyilli, yüzü perdeli,
Yüzü tatar çizgili, tatlı binici.
Yukarıda adı geçen kimseler, Bölge Valisi ile yaşıt idi. Valinin yanındaki şairler, divan sahibi Mustafa Bey'in büyük ve gerçek İlâhi aşk ve sevgi sahibi olduğunu, böyle büyük bir şair görmediklerini söylediklerinde; Vali, bu zatın bu kadar övülmeye lâyık olmadığını beyan etmiş, orada bulunan şairler de Mustafa Bey'i ne pahasına olursa olsun Vali'nin huzuruna getirmeye karar vermişlerdi. Vali ise kendisini imtihan etmek şartı ile huzuruna kabul edeceğini bildirmiştir.
O sıralarda Vali, devlete bir köşk yaptırmıştı ve köşkün iki büyük salonu vardı. Vali, genç erkek ve kızlardan bir topluluk hazırlayarak, hepsini tek tip kıyafet ile donatmış, dolayısı ile erkek ve kızlar cinsiyet olarak fark edilemez hale getirilmişti. Salonun bir tarafına erkekler, diğer tarafına kızlar dizilmiş ve bu durum gizli tutulup, şair Mustafa Bey (Derviş Mustafa) çağırılmıştı. Vali, Şair Mustafa Bey'e bu iki sıra arasında gidip gelerek, onlara bakmasını ve bir beyitlik şiir söylemesini istemişti. Mustafa Bey, kızların bulunduğu tarafa dönerek:
Işık saçan güneşten yüksektedir"
"Naz ve nezaketi cem etseler de, bu gençler,
Şah Muhammed Sadık'ın bendeleridir."
Vali, fark edilmesi mümkün olmayan bu durumu, dervişliği ile bilmiş olan Şair Mustafa Bey'i, diğer şairlerin övmelerine hak vermiş, bu zata karşı, derin sevgi ve saygıda bulunmuştur.
Şeyh Muhammed Sadık'ın üç kız evlâdından Nuri Can Hanım, annem oluyordu. Kendisi takva sahibi, saliha bir hanım idi. Hayrı çok sever, tarikat yolunda olanlara yardım ve hizmet ederdi. Her hafta Cuma geceleri, özenerek yemek hazırlar, dergâhta bulunan misafirlere ve müridlere ziyafet verirdi. Onların elbiselerinin yıkanmasına ve temizlenmesine nezaret ederdi. Allah (CC)'ın rahmeti üzerine olsun, beni çok sever ve okşardı. Geceleri yorganımı düzeltir, rahat uyumamı temin ederdi. Bazen otururken uyuklar, bu vaziyette tesbih çekmeye devam eder, parmakları durmadan tesbih üzerinde dolaşır, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize de daimi salât ve selâm getirirdi.
Muhammed Sadık Efendi'nin ikinci kızı Aliye Hanım, üçüncü kızı da Asiye Hanım olup, Divan Beyi'nin haremi idi. Bu üç hanım eşlerine ve tarikata ihlâsla bağlıydılar. Divan Beyi, Siraceddin ailesine karşı özel bir sevgi ve saygı duyuyordu. Ayrıca da hükümette önemli bir makamı bulunuyordu. Devlet, Divan Beyi'nin bir gün Horaman'a gitmesini ve aşiretlerle hükümet arasında çıkan ihtilâfın düzeltilmesi işini halletmesini istemişti. Bu zat, meseleleri barışçı yolla halletmeyi ister, aynı zamanda herkesin devletin kanunlarına saygılı olmasını isterdi. Vilâyet sınırlarında emniyet ve asayişi düzenler, fakir ve yoksulların zarar görmemesine çalışırdı.
Hazret-i Osman'ın kuşağından olan büyükler hayırsever olup, insanların işlerini kolaylaştırmak, yüklerini hafifletmek, rahat ve selâmet içinde yaşamalarını sağlayacak ortamı hazırlamak, haklarını korumak için mümkün olan vasıtalara başvurarak zararlarını önlemeye çalışmak suretiyle daima hizmet içinde bulunurlardı. Bunları yaparken, karşılığında ne insanlardan, ne de devletten bir mükâfat beklemezlerdi. Bu hallerini ispatlayan pek çok olaydan birini örnek olarak verebilirim:
Kaçar ailesinden olan Nasıriddin Şah, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e uzunca bir mektup yazarak, Hazret-i Şeyh kabul ettiği takdirde, tekke ve hanegâhlarda çalışanlara aylık bağlayacağını, bu yerlerin bakım ve masraflarını karşılayacak ölçüde muayyen bir tahsisat vereceğini bildirdi. Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri, mektuba aşağıdaki beyitlik şiir ile cevap verdi:
Söyleyin padişaha, kararlaştırılmıştır rızık.
Nimetten söz açılmışken, ben de babamdan barış sevgisi, rahatlık ve selâmet temini, fitne ve fesadın önlenmesi, kanunlara karşı saygılı olmak gibi mirasları almışım. Sizlere şu olayı anlatacağım:
Durud'da bulunduğum sıralarda, İran Hükümeti, halkın elindeki silâhların toplanmasına karar vermiş, genel olarak Horaman mıntıkasını, özellikle de Rezev kesimini genişletip, buralara hâkim olabilmek için, büyük bir askeri kuvvet hazırlamış, bu kuvvetleri harekete hazır bir duruma getirmişti. Orada bulunan aşiretler de hükümete karşı hazırlanmışlardı. Ben, kan dökülmesini istemediğimden, bu mesele üzerinde ciddiyetle durdum. Bu fitne ateşini önlemek için, iyi niyetli düşüncemi her iki tarafa da bildirmiştim. İlk olarak aşiret başkanları ile konuşmaya gittim. Onlara hükümetin hâlihazırdaki durumunun, hükümetin yokluğundan iyi olduğunu, devlet otoritesinin yıkılmasının her iki tarafa zarar ve ziyan getireceğini, devletin mevcudiyetinin insanların ırz ve şereflerine zarar gelmesini önleyeceğini söyleyerek, bu mıntıkanın emniyet ve selâmeti için devlete karşı çıkmamalarını rica ettim. Aynı zamanda kendilerinin, devletin sahip olduğu silâh ve cephaneden yoksun olduklarını ve direnişi birkaç sene sürdürebilecek kadar erzaka da sahip olmadıklarını söyledim.
Onlar, bana doğru konuştuğumu, fakat hükümetin kendilerini yakaladığı takdirde hapse atacağını ve belki de idam edeceğini söylediler. Kendilerine böyle bir durumda hiç olmazsa ailelerinin ve mallarının ellerinde kalacağını; şayet savaşarak yenilirlerse, hem kendileri, hem aileleri ve hem de malları telef olacağından, zararlarının büyük ve sonucun acı olabileceğini anlattım. Bunun üzerine sözlerimi haklı bularak, benim isteğime göre hareket edeceklerini ve bu konuda ne yapmam gerekiyorsa yapmamı istediler.
Oradan ayrılarak, emrindeki kuvvetlerle mıntıkaya hâkim olan ve karargâhı Güre Miyana'da bir dağ başında olan askeri kuvvetler kumandanı Sabahti Paşa'nın yanına gittim. O sırada ordu müfrezesi harekâta başlamak üzere, açılıp yayılmaya başlamıştı. Benim geldiğimi görünce kumandan harekâtı durdurdu, geriye çekilme emri verdi. Beni büyük bir hürmet ve nezaketle karşılamıştı. Konuşmamız sırasında, oturduğum çardağın bir tarafında kırık bir sandalye gördüm. Gayri iradî yüksek bir sesle kahkaha attım ki, bu gülüşümden şahsen utanmıştım. Kumandan gülüş sebebim üzerinde ısrar edince:
Bu konu dolayısıyla kumandan ile aramızda tatlı bir yakınlık kurulmuş oldu. Ondan harekâtın durdurulmasını ve aşiret büyüklerinin affını isteyerek: "Bu aşiret başkanları beyzâde olup, kanun ve nizamı severler. Aynı zamanda devlet taraftarı kimselerdir. Bunların âsi olmalarına sebep, İran'a hâkim olan kargaşalık ve bu kimseleri bir araya toplayıp, nasihatta bulunacak bir kumandanın olmamasıdır" dedim. Kumandan biraz düşündükten sonra onları affetmeye karar verdi. Bunun üzerine, oradan ayrılarak aşiret reislerinden Mecid Han, Hüseyin Han, Hasan Han ve diğer başkanları alarak, karargâha kumandanın yanına götürdüm. Aşiret başkanları kumandanla anlaştıklarından, evlerine selâmetle döndüler.
Bir müddet sonra, kumandan Rezav'a gelerek, Mecid Han'ı ziyaret etmiş, orada bulunan aşiret büyükleri ile konuşup anlaşmış, o mıntıkaya emniyet ve huzur gelmesi sebebiyle kendilerine teşekkür etmiş ve konuşmasını şu cümlelerle sonlandırmış:
Siraceddin ailesinin büyükleri, maişetlerinin teminini ve dervişlik hayatlarını bir arada yürütmeyi, dün nasılsa, bugün de aynı şekilde devam ettirmektedirler. Zira hal ve vakitleri yeterli insanlardır. Din hizmetlerini hiçbir vakit aksatmamışlardır. Bu aileden çıkan âlimler, talebeler, ziyaretçiler, hanegâha gelip, gedenler, her zaman tasavvuf ve dervişlik gereği kanaatli olmayı, takvayı, zahidlik ve fakirliği kendilerine prensip edinmişler; Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in sıfat ve şemâil-i şeriflerine bürünerek sünnet yolunu titizlikle izlemişlerdir.
Bir zamanlar bölgemizde şiddetli bir kıtlık baş göstermişti. Büyük dedem Siraceddin (K.S.), hanegâhta bulunan ziyaretçilere ve orada temelli ikamet edenlere şöyle bir tavsiyede bulunmuştu: "Şimdi kıtlık vardır. Kendi geçimini buradakinden daha iyi bir şekilde temin edebilecek varsa, evine veya memleketine gitmesini tavsiye ederim, boş yere nefsini açlığa mahkûm etmesin." Hanegâhta bulunanların hepsi birden: "Bizler buradan ayrılacak değiliz, gitmeyeceğiz. Bir parça ekmek ve bir avuç dut kurusu ile karnımızı yarı doyursak dahi bize yeterlidir. Buna kanaat ederiz..." demişlerdi.
Pederim Hazret-i Alâeddin (K.S.), neyi varsa fakirlikten korkmadan, yalnız Allah (CC)'ın rızasını kazanmak için hanegâha gelen misafirlere, ziyaretçilere harcardı. Bu sebeple Yüce Allah (CC), O'na, yaptıklarının karşılığı olarak kerametleri ihsan buyurmuştu. Bir gün bazı akarlarının onarılması için Seh Reşivi Sakz yakınında bulunan Gülçiyder köyüne gitmişti. Irak'tan gelen göçerlerde çok kıymetli asil atlar bulunmaktaydı. Pederim, bölgenin ileri gelenlerinden birine yüksek fiyatlı bir tay satın almasını tavsiye etti. Tay ancak alındıktan sonra derin bir uçuruma düşüp boynu kırılmış bir halde bulundu.
Bu zat geriye dönerek babama geldi ve üzüntüsünü bildirdi. Babam üzgün bir halde başını elleri arasına alarak murakabeye daldı. O anda karşısında mübarek dedesi Hazret-i Siraceddin (K.S.)'i gördü; kendisine üzülmemesini, Cenab-ı Hakk'tan bu tayın canının iadesini temenni ettiğini söyledi. Bir müddet sonra tayın kımıldadığı bağıra bağıra söylenerek haber geldi. Oraya gidenler tayı yerinden kaldırmışlar, yalnız hayvanın boynu zedelendiğinden eğri bir halde kalmış. Zamanla tay güçlenmiş, pederim de Allah (CC)'a hamd ve şükürde bulunmuş. Evliyaların güç ve kudretleri Allah (CC) vergisidir.
Yine pederim Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.)'den duymuştum: Gerco köyünde, elli yaşında çocuğu olmayan bir zat vardı. Hanegâha gelerek dua istedi ve bir katır adamaya söz verdi. Pederim duasıyla bu zatın hanımı hamile kaldı. Fakat adam şeytana uyarak katırı vermekte tereddüt edip sattı. Pederim parayı kabul etmeyerek iade etti ve şöyle konuştu: "Ben, kendisinden bir şey istemedim. Kendi gönül rızasıyla vermek üzere hanegâha bu adağı adadı. Katırı vermediği takdirde, çocuk annesinin karnında kalacaktır." Bu zatın hamile karısı, Allah (CC)'in cezası olarak, çocuğu doğuramayıp dört sene karnında taşımıştı. Adamcağız dört yıl sonra nedamet ve korku içinde geldi, babam da eşi için dua etti. Aynı gece adamın karısı ölü bir çocuk doğurarak gerçek bir ölümden kurtuldu.
Muhterem validemin iki erkek evlâdı vardı. Biri ben, diğeri Mevlâna Halid idi. Kardeşim Mevlâna Halid tarikat ehli, takva sahibi, salih bir kişidir. Baba ve atalarımızın yolunu izleyen temiz duygulu bir şahsiyettir. Aynı zamanda şair olup güzel şiirleri bulunmaktadır. Kâinatın Efendisi Sallallahu Aleyhi ve Sellem için yazıp gönderdiği birçok methiye ve gazelleri vardır.
Anlattıklarına göre; kardeşim Mevlâna Halid dünyaya geldiği vakit evimiz kırmızı küçük cins karıncaların istilâsına uğramış. Bunlar süpürülerek dışarı atıldığı halde bir fayda olmamış, günden güne artmış. Kardeşim, el ve ayakları kundaklanmış vaziyette beşikte yatarken birden ayağa kalkarak odada yürümüş ve odanın kapısına kadar gelmiş. Üç günlük bir çocuğun eli ayağı sarılı iken kalkıp yürümesi ve sonra da yere düşmesi herkesin hayret ve merakına sebep olmuş; ortalığı kaplayan karıncaların da aniden evi terk ettiği görülmüş.
Üç kız kardeşim vardı. Bunlardan Fatma Hanım zeki, anlayışlı, arif bir kızdı. Diğer kız kardeşim Âmine Hanım da dindar olup şeriat hakkında derin bilgisi vardı. Hatta ölmeden önce, ne vakit öleceğini haber vermişti. Hasta halindeyken bana şöyle dedi: "Ey aziz kardeşim! Şeyh babamın emrine itaat et, buyruğunu geciktirme, benim için de kederlenme. Biz, şimdi Şaban ayındayız, Allah (CC) izin verirse, Ramazan ayının sekizinci cuma gecesi öleceğim." Nitekim konuştuğu gerçek olmuş, söylediği tarih ve günde vefat etmiş, dergâhın bir köşesine defnedilmişti.
Üçüncü kız kardeşim Süveybe Hanım, Rusların ülkemize saldırdığı sırada vefat etmiştir. Şeyh Necmeddin (K.S.) ile Şeyh Hüsameddin (K.S.) çok sayıda mücahid müridleriyle birlikte Sakz'a gelmişler ve kız kardeşime misafir olmuşlardı. Kız kardeşimin cesaret ve kahramanlığı Şeyh Hüsameddin (K.S.)'i etkilediğinden, kardeşi Şeyh Necmeddin (K.S.)'e: "Görmüyor musun, Süveybe, mücahidlerin savaş ruhunu nasıl kuvvetlendiriyor?" demişti.
Muhterem validem, kız kardeşim Âmine'ye hamile iken, bir erkek çocuk sahibi olmak istiyordu. Dedem Ziyaeddin (K.S.) ona: "Taviylâ'da Şeyh Siraceddin Hazretlerini ziyarete gitmelisin" diye tavsiyede bulunmuş. Dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.) anlatır: "Bir gece mânâ âleminde Hazret-i Siraceddin (K.S.) görünerek elimi tuttu ve şöyle konuştu: 'Oğlum Alâeddin'in bir oğlu olacak ve ona adımı vereceksiniz, ben nasıl hayatta iken Müslüman kardeşlerime hizmet etmiş isem, bu çocuk da kendi zamanında Müslümanlara hizmet edecektir.'"
Bir seferinde rüyamda, kendimi bir yerde gördüm. Bir müridin mürşidinin karşısında durduğu gibi, babam da benim karşımda vekar ve edeb ile öylece duruyordu. Bu rüyayı birkaç kez gördüm ve çok utandım. Babam: "Utanma ve üzülme! Yalnız, rüyanı kimseye anlatma. Her ikimizin talihi, Allah (CC)'in selâmı üzerine olsun, Hazret-i Yusuf (AS)'in talihinin gölgesi altındadır. Sen hiç bir vakit bir hainin eziyetine uğramayacağın gibi, nefret duyacağın bir şeyle de karşılaşmayacaksın." dedi.
Yar Ahmet Bey adında bir aşiret başkanı vardı; yiğitliği ve cesareti ile tanınmış, fakat ömrü dağlarda ve mağaralarda gizlenerek geçmişti. Bir gün Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) yatsı namazına durduğunda ansızın bir çığlık atarak olduğu yerden yükselmiş, gözlerimizden kaybolmuştu. Sabah vakti, dağda düşmanlarına kuşatılan Yar Ahmed Bey bizzat anlattı: "Evliyaların ruhaniyetinden yardım umarak: 'Ey Siraceddin! Bana yardım et!' diye bağırdım. Kısa bir süre geçmişti ki, adı Şeyh Ziyaeddin olan bu mübarek Hazreti yanımda hazır gördüm. Bana atımla silâhımı verdi, yolumuzu birlikte yürüdük."
Hazret-i Şeyh Siraceddin (K.S.), namazlarını vaktinde kılar, her yıl Resûl-ü Ekrem'in doğum gününde âlimleri, fakihleri ve fakirleri yemeğe davet ederdi. Bir gün Haneşur köyüne gittiğinde yanındakilere şöyle söyledi: "Benim Taviylâ'da bir müridim vardır, adı Şeyh Ali'dir. O benim sesimi tanır ve duyar. Şimdi O'na sesleneceğim." Akşam ezanından önce Taviylâ'ya seslendi. Ertesi gün güneş doğduktan biraz sonra Şeyh Ali, elinde bir incir sepeti ile yanlarına geldi. Haneşur ile Taviylâ arasındaki mesafe, gidiş-geliş 20 saat sürmektedir.
Allah (CC) sırrını kudsi kılsın, bir gün babamın yanında bulunduğum sırada, Gülhaneli Molla Abdurrahman ziyarete gelmişti. Az bir vakit oturduktan sonra evine dönmek için izin istedi. Babam: "Eğer yanımızda kalmak arzusunda isen, sen yerine ulaşıncaya kadar evinin bekçiliğini yaparız." demişti. O da evine gitmeyerek kaldı. Ertesi gün evine döndüğünde, ailesi: "Eşkâli ve kıyafeti şu şekilde olan bir hazret, bütün gece evimizin etrafında dolaştı. Fecr vakti kapımızı çalarak, kendilerinin Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.) olduğunu söyleyerek, bizi Allah (CC)'a emanet ederek, kayboldu." demişler.
Bir başka gün dedem Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e, cüzzam hastalığına yakalanmış birisini getirirler. Hasta Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.)'in yanına gelince, pederim: "Şifa verecek bir ilâcı arayıp bulmam için biraz sabredeceksin." der. Günler sonra evde bir yılanın kırlangıç yumurtaları yeyip, süt içtikten sonra tandır odasına geçerek hamur teknesine kustu. Pederim orada bulunanlara: "Sakın dokunmayın! Aradığımız ve istediğimiz ilâç budur." diyerek yılanın tekneye boşalttığı kusmuğunu toplayıp hap yaptı ve hastaya yutturdu. Hasta bu hapları yuttuktan sonra üç kez derisi soyulmuş ve sonra da şifaya kavuşmuştur.
Hazret-i Şeyh Alâeddin'in Kerametleri:
Bizler Dereşiş'den İran'a geçtiğimiz sıralarda, kardeşim Cemal henüz anne sütü emmekteydi. Biyara köyüne geldiğimizde orada iki gözü kör olan Hacı Mehmet Eymen adında inkârcı bir zat vardı. Babam, bu akidesi bozuk insanın hidayet yoluna girmesini temenni ederdi. Babam bu adam için şöyle dua etmişti: "Ey Rabbim! Şu inkârcı âmâ adamın hidayeti uğuruna oğlum Cemal'in gözlerini ona veriyorum." Bu duadan iki gün sonra kardeşim Cemal çiçek hastalığına yakaladı, iki gözü de kör oldu ve kısa bir süre sonra vefat etti. Cemal'in vefatıyla birlikte Hacı Mehmet Eymen'in her iki gözü de görmeye başladı. Hacı Mehmet, Hazret-i Şeyh (K.S.)'in fedakârlığı ve kerametiyle gördüğünü anlayarak hidayete ermiş, vefalı, dindar, takva sahibi bir adam olmuştu.
Babam Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.) aynı zamanda zamanının lokman hekimiydi. Bir gün dedem Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) kanlı ishal hastalığına tutulmuş; bir gecede 120 defa dışarı çıkmak zorunda kalmış. Oradan babama acele bir mektup yazarak ancak kendisinin göndereceği ilaçtan fayda görmeyi umduğunu bildirmiş. Babam derhal kırlardan topladığı yabani otlarla bir ilaç hazırlayıp göndermiş; Şeyh dedem ilaçları kullanınca iki gün içinde tamamen şifaya kavuşmuş.
Hak Teâlâ (CC), güçlü Kitabı'nın Bakara sûresinin 269. ayetinde: "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir." buyurmaktadır. Burada hikmetten maksat; ilim, anlayış, fıkıh, marifet, korku ve itaattir.
Evliyaullah'ın güzel kokulu nefesleri, zahiri hastalıkları iyi ettiği gibi, batini illetleri de yok eder. Hatırladığıma göre âlim ve fazıl bir kimse olan Molla Muhammed, vesvese hastalığına müpteladı. Dedem bu zatın hastalığının izalesi için babama şöyle uyardı: "Bu zat sultan-ül ezkâr makamına gelmeden, yanına davet etme!" Pederim, dedemden aldığı emre göre bu zatı zikrin sultanı makamına eriştirir. Molla Muhammed bu kuruntu hastalığından kurtulmuş, gönlü rahat etmiş, bu makamda ilerlemeye başlamıştı.
Bu olaydan bir hafta kadar sonra Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in torunlarından Şeyh Taceddin'i, Molla Muhammed'e göndererek kazandığı makamı elinden almasını ister. Molla Muhammed kızarak: "Nasıl olur? Bu makam bana tevcih edildikten sonra geriye alınması doğru mudur?" diyerek üzüntüsünü açıkladı. Babam ona: "Sen içindeki kuruntu halini atmak için bizlere geldin. Yükseldiğin makam mutasavvıflara mahsus bir makamdır. Bir mürid, bu makama ancak nefsi riyazat ile azimle varabilir. Şimdi bir mürid gibi cehd ve gayret göstererek bu makama asaleten çıkabilirsin." dedi.
Molla Abdullah Pesevi ise Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e git-gel ederek uzun maceralı bir yolculuk geçirdi. Dedem onun hakkında: "Molla Abdullah hanegâhta kırk gün inzivaya çekilse, cehd ve gayret sarf etse zamanın kutbu olur." buyurmuştu. Nihayetinde Molla Abdullah, mürşidi olan Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in önüne boyun uzatarak: "İşte başım, işte kılıcınız. Dilediğinizi yapınız." demiş ve tevbe etmişti. Ertesi günün sabahı, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) 300 evliyanın huzuruna gelerek kendilerini kutladıklarını ilân etmişti.
Bir tarihte Sakz ve Bana eşraf ve bilginlerinden oluşan topluluk, babam Şeyh Alâeddin (K.S.)'i ziyaret maksadıyla Biyara'ya gelip O'ndan itimad ettiği bir halifesini kendi mıntıkalarına göndermelerini rica etmişlerdi. Babam bu görevi bana havale etti. Böylece onlarla birlikte Kanişard'a geldim. Burada suyu temiz ve soğuk bir kaynak ve etrafı parke taşla döşenmiş güzel bir havuz vardı. Görevimizi tamamladıktan sonra dönmeye hazırlandım. Atıma binmek üzere iken: "Burası çok güzel bir yer, burada daha uzun kalmak isterdim." dedim ve bu geceyi orada geçirmeye karar verdim.
Bu sırada Molla Ahmet Hamza Bey: "Müjdeler olsun, Molla Abdullah Pesevi sizi ziyaret etmek için yola çıkmıştır." dedi. Kalkıp onu karşılamaya gittim. Ona çay ikram ettik ve hep birlikte yola çıktık. Molla Abdullah uzun bir zamandan beri yalnız kalmayı âdet edinmişti. Fakat Nenur köyünden sonra Molla Abdullah'ı bu defa kalabalık içinde gördük. Bir haftalık yolculuğumuzda bizimle birlikte bulunmak için bu âdetinden vaz geçtiğini beyan etti.
Sonunda Molla Abdullah elimi ve omuzumu öpüp bana: "Allah (CC) şahidim olsun ki bulunduğum yerden ayrılmayacağım. Sizi üç sebeple ziyaret etmiştim: Hiç bir kalabalığa katılmıyordum, bundan kurtuldum. Sablah köyüne göç etmemek için kararımı verdim. Ve ilâhi feyz ve rızkı, bir vasıta olmadan Yüce Allah (CC)'tan almak imkânına kavuştum. Biyara'ya döndüğünüzde Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.)'e beni affetmelerini rica edin." dedi.
Babamdan duyduğuma göre, hâkimin biri Kirmenşah'a gelerek, ahalisinden yedi senelik vergi borçlarını vermelerini istemiş. Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.), pederime: "Ey Alâeddin, oraya git! Bu şikâyetçiler için hâkimle konuş." buyurmuş. Pederim oraya gitmek üzere yola çıktı. Hâkim, onun geleceğini öğrendiğinden, pederimi kemal-i edeb ve terbiye ile karşılayıp ayakta kalmayı tercih etti.
Hâkim hikâyesini anlattı: İran veliahdını öldürdükten sonra Tahran'dan kaçmış, sığındığı Hame Ağa'nın tavsiyesiyle Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e iltica etmiş. Hazret ona Tahran'a gidip Şah'a teslim olmasını ve daima kendilerini rabıta etmesini istemiş. Şah'ın yanına varırken Hazret-i Şeyh (K.S.)'in ruhaniyetini yanında bulundurdu. Şah, hiddetini bırakıp gülerek: "Bana karşı gelen asiyi öldürmekle iyi bir iş yaptın." deyip üç hilat giydirdi. Hâkim hikâyesini bitirdiğinde birikmiş yedi senelik verginin ora ahalisinden alınmamasını emretti.
Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in bir diğer kerameti: Senendec kasabasının Şeyh-ül İslâm'ı Molla Lûtfullah Efendi'nin evine gittiğinde, eşiğin önünde: "Estağfirullah" deyip geri çekildi ve eşiğin bulunduğu yerin kazılmasını emretti. Bir insan boyu kazılınca üzerinde "Bismillâhirrahmanirrahiym ve La ilahe illallah, Muhammederresulullah" yazılı bir mermer taş bulundu. Dedem: "Kapı eşiğinin altında böyle bir yazı varken, üzerinden nasıl atlayıp geçebilirdik?" diyerek etrafını aydınlattı.
Daha önce de açıkladığımız gibi, mübarek pederimin bitkilerle ilâç yapmada ve hastaların tedavisinde büyük ve geniş bilgisi vardı. Ayrıca havas ilminde, özellikle harf ilmi ve tertip ve tanziminde, rüya tabiri ve benzer ilimlerde derin bilgisi bulunuyordu.
Saygıdeğer pederim şöyle konuşmuştu: "Ramazan ayı girmeden önce, bir gece rüyamda Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i görmüştüm. Bana: 'Onu kaybetme, onun tesirini bekle' demişti. Sabah olunca pederimin huzuruna giderek, gece bir rüya gördüğümü söyleyince, henüz rüyayı açıklamamıştım ki, bana: 'Sana olan teveccüh müdür? Odur sanırım, sakın onu kaybetme' diye konuşmuştu." Ramazan ayı girince âdetim üzere itikâfa girmiştim. Kur'an tilâveti esnasında kalbimin ferahlayıp huzur dolduğunu, içime İlâhî feyzin aktığını hissediyordum.
On yaşlarında bulunmakta idim. Şiddetli bir hastalık sebebiyle yataktan çıkamıyordum. Rüyamda güzel bir ata binmiş heybetli bir süvari gördüm. Bahçeye inip selâmlaştım, elini öptüm. Kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu; "Ben Mikâil'im" dedi. Anladım ki bu zat, büyük dedemin mürşidi olan Hazret-i Şeyh Mevlâna Halid-i Bağdadi (K.S.)'dir. Gidip babama haber vermek istedim, fakat: "Hayır gitme! Baban şu anda senin için geldiğimi öğrenmiştir." diyerek gitti. Bu hal etkisi ile fazlaca terlemiştim. Yatağımda uyandığımda hastalığım tamamen geçmişti.
Bir başka sefer rüyamda kendimi bahçede gördüm. Orada ulu bir kimse vardı, simasında ibadet izleri taşıyordu. Selâm verip elini öptüm, kendisinin Hızır Aleyhisselâm olduğunu söyledi. "Üzüm yer misin?" diye sordu. Ellerini yukarı uzatınca üzüm salkımları ellerine düştü ve bana uzattı. Uykudan uyanınca ter içindeydim ve hastalığım geçmişti. Babama söylemek için gittiğimde daha ağzımı açmadan: "Hızır Aleyhisselâm, sana dua etmek ve iyi etmek üzere gelmişti, değil mi?" diye konuştu.
Gecenin birinde uyuduğum esnada, kendimi Kâbe-i Muazzama'da İbrahim Halil Aleyhisselâm'ın makamı önünde ayakta durur gördüm. Hazret-i İbrahim (AS) bana müjde verdi: "Kâbe'yi ziyaretle Hacı olacaksın, irşad makamına geçeceksin. Ecdadının güzel ahlâk ve sıfatlarının varisi olup, bu verasetin ailende sürüp gitmesine sebep olacaksın." Yüce Allah (CC)'a hamd-ü senalar olsun ki, yaşamım boyunca birkaç kez Hacca gittim ve farz olan vecibemi yerine getirdim.
Bizim ulu tarikatımızın fazilet ve meziyetleri pek çoktur. Kim bu yolu izler ise Kur'an'a, Sünnet-i Resul (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e sıkıca tutunmalı, şüpheli olan işlerden de uzaklaşmalıdır. Çünkü tasavvuf, İslam'a sıkıca tutunmak ve ibadette fazlalıktır.
Vaktiyle pederimin müridlerinden olup, Kur'an tilaveti ve ibadetle uğraşan biri vardı. Ben bu zatta zahiri güzellikler görüyordum. Bir gün rüyamda, bu müridin nargile içmekte olduğunu, vücudunun delik olan kısımlarından siyah ve koyu dumanların çıktığını gördüm. Rüyamı babama anlattım. Babam: "Üzülme, hayret de etme. Kendisi, yetimlerin mallarına el koyan birinin evine ara sıra gitmekte, orada yemek yiyip karnını doyurmaktadır. Bu da senin gördüğün gibi bir günahtır." dedi.
Tasavvufa yönelen bir kimse, şeriat hükümlerine sıkıca bağlanmalıdır. Tarikat ise başarı ve kurtuluşun bir yolu veya vesilesidir; şüpheli olanları terk etmektir. Bu gibi şüpheli ve haram olan şeyleri bırakmayanların sonu acı ve hüsrandır.
Bir başka Ramazan ayının 27. günü iftar vakti olmuş, başımın ağrısından ne hareket edebiliyordum, ne de iftar yapabiliyordum. Bir ara elimde olmayarak, iftar sofrasındaki cemaate hitaben: "El Fatiha" diye bağırdım. Sonra baş ağrımın şiddetli olduğu bir sırada kendimi Devrud'daki mezarlıktan geçerken gördüm. Henüz defnedilmiş bir şahsın kabrinden sesler geliyordu; yaklaştım. Bu ses daha önce adı geçen Molla Abdurrahman'ın sesiydi. Yanına oturup Dûhan Sûresi'ni ve Fatiha'yı okuyup tamamladıktan sonra sesimi duyabildi. Babama bu rüyayı anlatınca: "İşte bu da yetim malını, dolaylı da olsa, yemesinin eseridir." buyurdu.
Birkaç gün sonra kardeşim Mevlâna Halid'den bir mektup geldi. Mektupta Molla Abdurrahman'ın vefat etmiş olduğunu bildiriyordu. Vefat tarihi, kabrini gördüğüm geceye rastlıyordu. Nitekim Hak Teâlâ (CC) güçlü kitabında Nisa Sûresi'nin 10. ayetinde: "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar, alev alev yanan cehennem ateşine atılacaklardır." buyurmaktadır.
Mübarek pederim Şeyh Alâeddin (K.S.) Hazretleri'nin kerametlerinden biri de şudur: Hazret'in, vakitleri tayin eden saate güveni yoktu. Vakitleri iyi anlamak için başlarındaki sarığın serbest ucunu eliyle yoklardı. Sarığın o kısmı kulağının sol tarafına intikal ederek sağ kulak tarafının altına gelmiş ise sabah vaktinin geldiğini anlayıp namaza kalkardı. Mübarek başlarındaki sarığın bir tarafı uyku halinde iken boynunun çevresinde dönerdi. İşte gördüğümüz en hayret verici şey bu idi.
Bu aile fertlerinin ve büyüklerinin gösterdikleri kerametlerin tümünü açıklamak istemiyorum, lüzumu da yoktur. Bu kişilerin himmet ve gayreti ile bulundukları ve yaşadıkları mıntıka imar görmüş, barış ve selâmet içinde kalmıştır. Zira İslâm, bu azamet ile ve mensuplarının amelleri ile kıyas edilemeyeceği gibi; büyük ve ulu zatların hal ve tavırları hakkında rastgele menkıbe kabilinden insanlardan çıkan sözlerle de ölçülemez.
Yüce Allah (CC)'ın Müslümanlar için yararlı şeyleri ihsan etmesini, bu risale ve kitabımın onlar için hayırlı rehber olmasını, sonumuzu güzellikle tamamlamasını, Siraceddin şeceresinin daima taze, yeşil ve yapraklı kalmasını niyaz ediyorum. Allah (CC) bizleri cehaletten ve doğru yoldan sapmaktan korusun.
Sizler, Kutb-ül Âzam Efendimiz Abdülkadir Geylânî (K.S.) Hazretleri'nin bizzat ruhaniyetleri ile yetiştirdiği sâlih kimseleri ziyaret edin. Hayırlı amel ve fiillerde bulunun. İlmiyle amel eden mü'minlerle dostluklar kurun.
Ey çocuğum! Beni kendi aynan kabul et, beni kalbinin aynası yap. Sırlarım, amellerinin aynası olsun; zira mü'min kişi, diğer mü'minin aynasıdır. Bana yaklaşırsan, uzakta olup da göremediğin nefsini görürsün. Ben bir nasihatçıyım. Bu nasihata karşılık bir mükâfat da istemiyorum. Benim sevincim, senin kurtuluşun; kederim ise senin helakindir. Maksat ve muradım sensin, ben değilim.
Şunu bilmelisiniz ki, sizler, büyüklerin dostluğuna ve irşadına muhtaçsınız. Onların bulunduğu yerlerin kapıları sizler için açık ve lüzumludur. Bu kapıları tereddüt etmeden çalmalısınız. Yüce Allah (CC), zatına karşı mütevazı olan bir kimseyi yükseltir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz bir Hadis-i Şerif'inde: "Her sanatın ehli ile yardımlaşın." buyurmuşlardır. İbadet, bir sanattır. Bu sanatın uzmanı da evliyalardır.
Lâ havle velâ kuvvete illa billah il aliyyül azim...