بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)'den Nakledilen Hatıralar

Bu sayfada yer alan hatıralar, Hacı Abdullah Hocamız'dan nakledilmiştir. Hacı Abdullah Hocamız, Hazret-i Şeyhimiz (KS)'in Türkiye'ye yerleşmesinden kısa bir süre sonra hizmetine girmiş, vefatına kadar da tercümanlığını yapmış ve emirleri doğrultusunda hizmet etmiştir.
🌙 Hatıra 1 — Köyde Su Bulunması

Hazret-i Şeyh (KS)'imiz, bir sohbetinde anlatmıştı:

"Bir tarihte İran'da bir köye gitmiştim. Akşamüzeri baktım ki, kadınlar bir tarafta sıraya girmiş, erkekler diğer tarafta sıraya girmiş. Köyün hayvanları hücum ediyor, birileri ellerindeki sopalarla hayvanları geri püskürtüyor.

O köye ilk gidişimdi. Köy halkı, müridlerimdi ama daha önce o köye hiç gitmemiştim. 'Bu durum nedir?' diye sordum. Dediler ki: 'Kurban, köyümüzde bir tane çeşme var. Onun da suyu az. Burada sıraya girip suyumuzu alıyoruz. Saatlerce sırada beklememiz gerekiyor. Köyün hayvanları da buradan su içiyor.'

Misafir olduğum evin sahibine dedim ki: 'Sabah namazından sonra kahvaltıyı hazır edin. Atımı da hazırlayın. Falan ile filan kişiler de atlarıyla beraber buraya gelsinler.'

Sabah namazından sonra kahvaltımızı yaptık, söylediğim iki kişi de geldi, atlarımıza bindik. Köyün etrafındaki mıntıkayı dolaştık ve bir tepenin başına geldik.

Yanımdakilere sordum: 'Bu tepe sizin köye mi, yoksa komşu köye mi ait?''Burası, yan köye ait' dediler. — 'Bu tarlanın sahibi kimse, bana yollayın!' dedim.

Bulunduğumuz yerin sahibi geldi: 'Buyur Kurban.''Bu tepenin başından bir harman yeri kadar alanı bana satar mısın?''Satmak ne demek Kurban, sana feda olsun.''Yok, yok, burayı bana sat; gene toprağını sen kullan.''Peki Kurban.'

Köyün ağasına döndüm: 'On tane kazma, on tane kürek, yirmi tane de güçlü kuvvetli adam bulup hemen buraya getirin.' Tepenin üzerine bastonumla bir daire çizdim: 'Burayı kazın!' dedim.

Bir tane çok konuşan sofim vardı. Yanıma geldi: 'Kurban, buradan su çıkar mı, tepenin başından? Aşağıda yeşillikler var, oradan olur.''Sen karışma, sofi!' dedim.

Adamlar göğüs seviyesine kadar kazmışlardı. Çukura indim, birinin elinden kazmayı aldım ve hızla kazmaya başladım. Elimden küreği aldılar: 'Tamam, Kurban. Sen çık, biz canla başla çalışacağız.'

Bir süre sonra yeniden çay hazırladılar. Çayımızı içerken bir bağrışma koptu: 'Allah-u Ekber…' Kuyunun yanına gittik. Kol kadar bir damardan su çıkmakta. — 'Hayır, bu değil. Kazmaya devam edin!''Kurban, bu su, yedi sülalemize yeter.''Hayır. Bir yol açın, bu su akıp gitsin. Kazmaya devam edin!'

Biraz zaman geçtikten sonra: 'Kurban, büyükçe bir kaya çıktı. Ne kırabiliyoruz, ne de oynatabiliyoruz.''Kaya çıktıysa iyi.'

Ağaçlardan manivelalar yaptılar ve kayanın altına sokarak kayayı oynattılar. Kaya yerinden kalkınca, değirmen taşı büyüklüğünde bir damardan su çıkmaya başladı.

O arada itirazcı sofiyi gördüm; kaçmış, uzaktan bizi seyrediyordu. Çağırdım. Geldi, özür diledi. 'Sofi! Beni, bir hüdhüd kuşu kadar da mı saymıyorsun?' dedim.

Her iki köyün ileri gelenlerine de dedim ki: 'Bu suyu, köylerinize derin kazılmış yollarla ulaştıracağız.' Onlar: 'Kanal yapar, suyu ulaştırırız' dediler. Dinlemediler. Suyu köye bağlayıp üç çeşme yaptılar. İki üç sene sonra aynı köye tekrar gittim. Gene ilk çeşmenin önünde sırada bekliyorlar. Sonunda boru almaya razı oldular. Şimdi hem su sıkıntıları yok, hem de gene sebze yetiştirebiliyorlar."

🌙 Hatıra 2 — Şeyh Nezih'in Ziyareti

Sirac-ül Kulûb'da, Hazret-i Şeyh (KS)'in, Şeyh Nezih'e yazdığı mektubu okumuşsunuzdur. Şeyh Nezih, Lübnan'daki âlimlerin en büyüklerinden biridir. Geçmişte Hazret-i Şeyh (KS)'e on iki sayfalık bir mektup göndermiş; bu mektubunda hem tasavvufa, hem tarikata, hem de bazı müridlerin yaptıklarına itiraz etmiştir.

Gene Hazret-i Şeyh (KS)'in geçici olarak kaldığı önceki dergâhtaydık. Bir gün biri geldi. Onu karşıladım. Yatağımın üzerinde Sirac-ül Kulûb'un Arapça nüshası da duruyordu. Bana kitabı gösterdi: "Bu kitapta bahtı kara biri vardır; ismi, Nezih. Onu biliyor musun?" diye sordu. Ben: "Şeyh Nezih misiniz?" diye sordum. O: "Şeyh'i bırak, ne Şeyh'i. Ben, o'yum" dedi.

Kendisinin büyük bir âlim olduğunu biliyoruz. Lübnan'da, Diyanet Reisi makamında bulunan bir zattır. Hemen kendisine çay ikram ettik. Hazret-i Şeyh (KS)'in yanına çıktım. Kendisine: "Kurban, Şeyh Nezih geldi" dedim. Hazret-i Şeyh (KS) gülümsedi. Bu gülümseme: "Sen yeni görüyorsun ama ben, buraya gelmek için evinden çıktığından bile haberdarım" anlamına geliyordu.

Bir süre sonra Şeyh Nezih'le beraber ziyarete çıktık. Hazret-i Şeyh (KS)'in bulunduğu salona girer girmez, Şeyh Nezih "Allah" diye bağırarak kendini yere attı. Elleri ve dizleri üzerinde yürüyerek Hazret-i Şeyh (KS)'e doğru ilerlemeye başladı. Hazret-i Şeyh (KS), ani bir hareketle yerinden kalktı, Şeyh Nezih'in yanına geldi ve onu ellerinden tutup kaldırdı.

Hazret-i Şeyh (KS), Şeyh Nezih'i yanına oturtmak istedi ama o, koltuğa değil, Hazret-i Şeyh (KS)'in dizinin dibine yere oturdu.

İkinci gece uyandığımda, Şeyh Nezih yatakta değil. Tuvaletleri yıkıyor. Hemen eline yapıştım ve fırçayı kaptım. Gülümseyerek bana: "Ama ben böyle yapmamıştım; müsaade istemiştim" dedi. Ben de gülerek: "Kusura bakmayın, ben öyle yapmam" dedim.

Hazret-i Şeyh (KS)'in, Şeyh Nezih'e yazdığı mektupta, çok nazik bir dille ve ince bir üslupla: "Gözümün Nuru", "Ey Âlim", "Ey Muhterem", "Ey Dostum" şeklinde hitap etmiş. İşte Hazret-i Şeyh (KS)'in her zamanki bu üslubu, Şeyh Nezih'i, Hazret-i Şeyh (KS)'in dergâhının tuvaletlerini temizleyecek kadar muhabbetli hale getirmiştir.

🌙 Hatıra 3 — Ziyarete Gelen Hanımlar

Bir gün yedi sekiz tane hanım, Hazret-i Şeyh (KS)'i ziyarete gelmiş. Hepsi makyajlı, tırnakları boyalı ve tesettüre uygun olmayan kıyafetteydi. İçlerinden biri bana: "Tercüman mısın?" diye sordu. "Evet" dedim. "Bizi Hoca'yla görüştür!" dedi. Hazret-i Şeyh (KS)'ten "Hoca" diye bahsediyordu.

Yukarıya Hazret-i Şeyh (KS)'in huzuruna çıktım. Hazret-i Şeyh (KS), kendisine haber verilmiş gibi, abasını giymiş, bekler vaziyette oturuyordu. "Kurban, birkaç tane bayan gelmiş, ziyaretinize çıkmak istiyorlar" dedim. "Peki, getir!" buyurdu. Ben durakladım. Hazret-i Şeyh (KS): "Niye durdun?" diye sordu. Ben: "Efendim, kıyafetleri pek uygun değil" dedim. "Git, getir!" dedi.

Yukarı çıktık. O hanım, Hazret-i Şeyh (KS)'in elini hemen tuttu, üç defa öptü ve başına koydu. Daha üç kelime konuşmadan kadıncağızlar ağlamaya başladılar. Sonra o hanım: "Biz, el almak (intisab etmek) istiyoruz" dedi.

Bana kalsa, onları oradan hemen kovacaktım. Ama Hazret-i Şeyh (KS) bizim gibi mi? Hazret-i Şeyh (KS): "Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah" diye üç defa hamd etti. "Hanımları oraya götür, temessük ettir!" buyurdu.

Odaya geçtik. Daha tövbeye başlar başlamaz, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Onlar böyle ağlayınca, ben de ağladım.

Daha sonra Hazret-i Şeyh (KS), bana: "İnsanlara şefkat göster, merhamet göster. Zorlaştırma, kolaylaştır. Sana 'Ben tövbe edeceğim' diyene 'Senin kıyafetin uygun değil' deme. Tövbe ettikten sonra onlara 'Bu kıyafetle namaz olmaz' deme! Bırak önce böyle kılsın. İki üç gün böyle kılar; sonra o namazın bereketiyle, inşallah, normali bulur" diye nasihatte bulundu.

Şimdi, başta itiraz eden o hanım kardeşimiz, hatm-i hâcegan okuyor, kaç kişiye ders veriyor.

🌙 Hatıra 4 — On Sekiz Günlük Ziyaret

Baba ve dedelerimizden beri Hazret-i Şeyh (KS)'in silsilesine bağlıyız. Hocam, bundan altmış yetmiş sene önce İran'a gidip icazet almıştı. Ben de hocam vasıtasıyla Hazret-i Şeyh (KS)'e intisab etmiştim. Fakat 1987 senesine kadar Hazret-i Şeyh (KS)'i hiç görmemiştim.

1987'de bayram günüydü. Tanıdıklara sordum: "Şeyh Osman gelmiş, onlar da O'nu ziyarete gitmişler" dediler. Ertesi gün hemen kalkıp Hazret-i Şeyh (KS)'in ziyaretine gittim. O zaman Ortaköy'deki Enver Paşa Köşkü'nde kalıyordu.

Ayrılırken Hazret-i Şeyh (KS)'in huzuruna vardım, selam verip elini öptüm: "İsmim Abdullah'tır, Bitlisliyim" dedim. Hazret-i Şeyh (KS), elimi tuttu: "Ni'mel ism-i Abdullah, Ni'mel ism-i Abdullah, Ni'mel ism-i Abdullah (Abdullah, ne güzel isimdir)" diye üç defa tekrar etti.

Hazret-i Şeyh (KS) euzubesmele çekerek Meryem Sûresi'ni âyet âyet okuyup açıklamaya başladı. Meryem Sûresi'nin 30. Âyetine gelince bir de: "Ni'mel ism-i Abdullah" dedi. Sonra da gitmeme izin verdi. Eve nasıl gittiğimi bilmiyorum. Sabaha kadar uyuyamadım, ağladım.

Ertesi gün gene tatildi. Hazret-i Şeyh (KS)'in ziyaretine tekrar geldim. Akşam ayrılırken elini öptüm: "Yarın gene gel!" buyurdu. Hazret-i Şeyh (KS), bana tam on sekiz gün: "Yarın gene gel!" buyurdu.

Dairedeki amirimin bana düşmanca davrandığını biliyordum. Yine de telefon açıp izin istedim. Karşımda amirim: "Buyurun Abdullah Efendi." Yaklaşık bir buçuk yıldır yanında çalışıyordum, ilk defa ağzından "Efendi" kelimesi duymuştum. Beş gün art arda izin istedi, her seferinde: "Hay hay Abdullah Efendi." Son ziyarette bizzat daireye gittim. Amirim elimden tutup koltuğa oturttu, kendisi de ağladı. Çayı içtikten sonra dedim ki: "Başkanım, benim on beş gün iznim vardı…" Sözümü kesti: "Yok yok, senin iznin kalsın. Git, işini gör. Ne zaman işin biterse gel, göreve başla."

Allah (CC)'ın izni olursa, olmayacak hiçbir şey yok. Allah (CC)'ın izni olmazsa, sineğin kanadını oynatması mümkün olmaz.

🌙 Hatıra 5 — Tercümanlık Kerametı

Hazret-i Şeyh (KS)'imizin hizmetine yeni başlamıştım. Bir gün cemaati ziyarete çıkardık. Cemaat, oldukça kalabalıktı. Hazret-i Şeyh (KS) bana döndü: "Hangi lisan sana kolaydır?" diye sordu. Ben: "Kurban, Arapça benim için daha kolaydır" dedim. "Kürtçe biliyor musun?" diye sordu. "Biliyorum, Kurban. Fakat sizin konuştuğunuz Kürtçe ile bizimki arasında fark var" dedim. "Farsça?""Az biliyorum." "Peki, otur!" dedi. Yanına oturdum.

Hazret-i Şeyh (KS), dedesi Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri (KS)'nin bir kerametini anlatmaya başladı. Önce Arapça anlattı; onları anladım. Arapçayı bıraktı, Kürtçe anlatmaya başladı. Sonra Farsçaya geçti. Sonra Havramice konuşmaya başladı. Havramice, bir bölgede konuşulan mahallî bir lisandır ki, o bölgenin dışındaki İranlılar bile bu lisanı bilmezler.

O sırada eski tercümanı araya girdi: "Kurban, siz Havramice konuşuyorsunuz ama Hacı Abdullah Havramice bilmiyor." Hazret-i Şeyh (KS), sert bir şekilde: "Bilir!" dedi. On on beş dakika daha Havramice konuştu.

Hazret-i Şeyh (KS), sözlerini bitirdikten sonra sağ avucunu yüzüne yasladı, sol elinin orta parmağının ucunu benim ensemin alt kısmındaki kemiğe koydu, gözünü de kapattı: "Söyle!" dedi. Elektriğin fişini takmıştı.

Ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazla, O'nun anlattıklarının hepsini tek tek anlattım. O anlatırken geçen şahıs ve yer isimlerini tekrar ederken, doğru tercüme ettiğimi hissediyordum. Hazret-i Şeyh (KS), arada bir gözünü açıp bana bakıyor, tebessüm ediyor ve gözünü gene kapatıyordu. Ben sözümü bitirince, başını kaldırdı: "Aferin!" dedi.

Tercümeyi yaparken, gözümün önüne bir yazı gelmedi. Kulağıma bir ses gelmedi. İşte telefon. Dünyanın öbür ucundan gelen sesi, o cihazdan duyuyoruz. Ama ses, o cihazın değil, başkasının sesi. O gün benim görevim, telefon gibiydi; her ne kadar ses benim ağzımdan çıkıyordu ise de benim sesim değildi.